İnsan, çevresel koşullara uyum sağlama kapasitesi yüksek bir varlıktır. Bu kapasite, biyolojik ve psikolojik açıdan hayatta kalmayı mümkün kılar. Ancak uyum sağlamak ile her şeye alışmak arasındaki çizgi her zaman sağlıklı bir çizgi değildir. Bazı durumlarda alışmak, iyileşmenin değil; duygusal tepkilerin giderek körelmesinin bir göstergesi hâline gelir. Toplumsal düzeyde karşılaştığımız pek çok soruna verilen en yaygın tepki de tam olarak bu noktada şekillenir.
Bir zamanlar güçlü duygusal tepkiler uyandıran toplumsal olayların, zamanla gündelik hayatın sıradan başlıkları hâline gelmesi dikkat çekicidir. Şiddet, adaletsizlik, kayıp ve ihlal gibi olgular, ilk karşılaşıldığında yoğun bir duygusal yük yaratırken; tekrar eden maruziyetle birlikte daha kısa süreli ve yüzeysel tepkilerle karşılanmaktadır. Bu durum yalnızca bireysel bir duygu düzenleme biçimi değil; toplumsal ölçekte gelişen bir savunma örüntüsüdür.
Psikoloji literatüründe bu süreç “duyarsızlaşma” (desensitization) kavramı ile açıklanır. Duyarsızlaşma, bireyin ya da toplumun baş etmekte zorlandığı yoğun stres, tehdit ve belirsizlik karşısında geliştirdiği bir savunma mekanizmasıdır. Sürekli uyarılan sinir sistemi, dengeyi koruyabilmek adına duygusal tepkileri azaltır. Bu yaklaşım kısa vadede işlevsel gibi görünse de, uzun vadede toplumsal vicdan üzerinde olumsuz ve kalıcı etkiler oluşturabilir.
Duyarsızlaşan bir toplum, yalnızca acıya değil; adalet, merhamet ve sorumluluk duygusuna da mesafe koymaya başlar. Başlangıçta “normalleştirme” olarak görülen bu süreç, zamanla edilgen kabule dönüşür. Yanlış olan hâlâ yanlış olarak algılanır; ancak bu yanlışla yüzleşme ve onu dönüştürme isteği zayıflar. Alışmak, bu noktada sessiz bir vazgeçiş biçimi hâline gelir.
Toplumsal stresin uzun süreli hâle gelmesi, empati kapasitesini de doğrudan etkiler. Araştırmalar, kronik stres altında yaşayan toplumlarda bireylerin başkalarının yaşantılarına karşı daha mesafeli, daha korumacı ve daha içe dönük hâle geldiğini göstermektedir. İnsan, önce kendi sınırlarını korumaya çalışır; ancak bu korunma hâli kalıcılaştığında, birlikte yaşama becerisi zarar görür.
Bu durum bireysel ruh sağlığında da karşılığını bulur. Sürekli belirsizlik, güvensizlik ve adaletsizlik algısıyla yaşayan bireylerde kaygı düzeyi artar; umut ve gelecek algısı zayıflar. Ancak bu duygular açıkça ifade edilmediğinde, yerini duygusal kopukluk, ilgisizlik ve içe çekilmeye bırakır. İnsan, hissetmemek için uzaklaşır; uzaklaştıkça da etkisizleştiği yanılgısına kapılır.
Oysa toplumsal psikoloji bize önemli bir gerçeği hatırlatır: Duyarlılık tamamen ortadan kalkmaz; bastırılır. Uygun koşullar oluştuğunda, empati ve adalet duygusu yeniden görünür hâle gelebilir. Toplumların iyileşme süreçleri çoğu zaman ani ve büyük dönüşümlerle değil; farkındalığın yavaş yavaş yeniden inşa edilmesiyle gerçekleşir.
Farkındalık, her olaya yoğun tepki vermek anlamına gelmez. Aksine, bazı şeyleri hâlâ kabul edilemez bulabilme kapasitesini koruyabilmektir. Bu kapasite, toplumsal hafızanın temel yapı taşlarından biridir. Bir toplumun ruh sağlığı, yalnızca neye alıştığıyla değil; neye alışmayı reddettiğiyle de ölçülür.
Bu noktada umut, gerçekçi bir zeminde ele alınmalıdır. Umut, her şeyin kısa sürede düzeleceğine dair bir beklenti değil; insanî reflekslerin bütünüyle kaybolmadığına dair bir fark ediştir. Alışmamak, duygusal bir taşkınlık ya da sürekli öfke hâli değildir. Alışmamak, bilinçli bir duruştur; etik bir pozisyondur.
Her bireyin her sorunu çözmesi mümkün değildir. Ancak her birey, duyarlılığını koruyabilir. Küçük tutumlar, tutarlı tepkiler ve insani sınırlar; toplumsal vicdanın tamamen aşınmasını engeller. Toplumlar, en çok da bu sessiz ama kararlı duruşlar sayesinde ayakta kalır.
Belki de bugün için en umut verici gerçek şudur: Hâlâ bazı şeyler karşısında içimiz sıkılıyorsa, hâlâ “bu böyle olmamalı” diyebiliyorsak, toplumsal vicdan bütünüyle kaybolmamıştır. Alışmamak, bu nedenle yalnızca bir tepki değil; insan kalabilmenin, birlikte yaşayabilmenin ve geleceğe dair sorumluluk alabilmenin en sade ama en güçlü biçimlerinden biridir.

