Son yıllarda toplumun en sık kurduğu cümle şu:
“Ben siyasete girmiyorum.”
Bunu genelde şu takip eder: “Ama…”
O “ama”dan sonra gelen her şey, aslında taraf seçildiğinin ilanıdır.
Ekonomik kriz konuşulurken susanlar, ifade özgürlüğü tartışılırken konuyu değiştirenler, adaletsizlik açıkça ortadayken “iki taraf da hatalı” diyerek geri çekilenler… Hepsi aynı yerde duruyor: konforlu belirsizlikte.
Bu belirsizlik masum değil.
Herkes biliyor:
– Hayat pahalılaştı
– Hukuk kişiye göre işliyor
– Liyakat kelimesi neredeyse alay konusu oldu
– Şiddet, yoksulluk ve korku sıradanlaştı
Ama bunları yüksek sesle söylemek “fazla”, “sert”, “ortam bozucu” sayılıyor. Çünkü bize öğretilen şey şu: Düzen bozulmasın, huzur kaçmasın, ses yükselmesin.
Sorun şu ki düzen zaten bozuldu.
Sadece alıştık.
Bugün sosyal medyada herkes çok öfkeli ama gerçek hayatta herkes çok sessiz. Bu tesadüf değil. İnsanlar konuşmanın bedelini hesaplıyor. İşini, çevresini, ailesini, hatta güvenliğini. O yüzden susmak bir korkaklık değil; strateji gibi sunuluyor.
Ama stratejik suskunluk da bir tercihtir. Ve sonuçları vardır.
Toplum olarak yıllardır şunu yapıyoruz:
Yangını görüyoruz ama “bana sıçramadı” diye yerimizden kalkmıyoruz. Ta ki alevler kapıya dayanıp kaçacak yer kalmayana kadar.
O noktada birden herkes hatırlar:
“Zaten ben de rahatsızdım.”
“Ben de böyle olacağını düşünüyordum.”
“Ben de karşıydım ama zamanı değildi.”
Zaman hiçbir zaman “uygun” olmaz.
Uygun olan tek şey, geç kalmaktır.
Bugün ortada durduğunu söyleyenler, aslında çok net bir şey yapıyor: Mevcut gidişatı onaylıyor. Çünkü itiraz etmeyen, sürmesine razı olandır. Bu kadar basit.
Tarafsızlık, güç dengesi eşitken mümkündür. Bugün güç eşit değil. O yüzden “iki taraf da” diye başlayan her cümle, gerçeği sulandıran bir kaçış yoludur.
Ve artık şunu kabul etmek gerekiyor:
Ortada durmak diye bir yer kalmadı.
Ya olan biteni normalleştiriyorsun ya da sorun olduğunu söylüyorsun.
Ya sessizliği seçiyorsun ya da rahatsız edici olmayı.
Üçüncü bir yol yok.
Yangın büyüdüğünde kimseye “neden daha önce konuşmadın?” diye sorulmaz. Tarih daha acımasızdır. Şunu yazar:
“Biliyorlardı.”
Bu cümle, yapılabilecek en ağır ithamdır.
Bugün mesele cesur olmak değil.
Mesele, susmanın da bir eylem olduğunu kabul etmek.
Ve evet, açık söyleyelim:
Bu ülkede, bu dönemde, bu koşullarda
ortada durmak —
en tehlikeli taraftır.
Ve tam bu noktada sahneye memleketin en dayanıklı refleksi giriyor:
“Aman Alirıza Bey, tadımız kaçmasın.”
Yangın mı var? Pencereyi kapat.
Haksızlık mı konuşuluyor? Kanal değiştir.
Biri gerçeği mi söyledi? “Şimdi sırası mı?” de.
Çünkü bizde düzen şöyle işler:
Gerçekler söylenir ama yüksek sesle değil.
Sorunlar vardır ama isimleri anılmaz.
Herkes rahatsızdır ama kimse rahatsız etmez.
Tadımız, adaletten daha hassas bir şeydir.
Biraz sarsılsa hemen toparlanır:
Bir çay daha koyulur, ses kısılır, konu hava durumuna bağlanır.
Nasıl olsa gerçekler bekler.
Onların acelesi yoktur.
Yangın da öyle…
Kibar kibar ilerler.
Ta ki bir gün biri kalkıp şunu söyleyene kadar:
“Eee… tad kalmadı.”
Ama o gün geldiğinde genelde geç olur.
Çay çoktan soğumuş, ev yanmış,
biz hâlâ birbirimize bakıp aynı cümleyi fısıldıyor oluruz:
“Kim bozdu bu huzuru?”
Bir Yurttaş

