Üniversitede uzun yıllardır fizik ve astronomi dersleri anlatıyorum.
Her yıl öğrencilerimle birlikte evreni, yıldızları, gezegenleri, yaşamın kökenini ve burada olmamızı mümkün kılan fizik yasalarını konuşuyoruz.
İlginç olan şu ki, bütün bu konuları anlatırken zaman zaman öğrencilerim kadar ben de heyecanlanıyorum.
Çünkü evreni ne kadar öğrenirsek öğrenelim, burada olabilmemizi sağlayan koşulların ne kadar olağanüstü olduğunu gördükçe hayranlığım her geçen yıl biraz daha artıyor.
Bu yazı, derslerde öğrencilerimle paylaştığım o hayranlığın ve merakın bir ürünüdür.
Belki siz de okurken benimle birlikte aynı soruları düşünürsünüz.
İyi okumalar...
Hiç düşündünüz mü?
Şu anda bu satırları okuyabiliyor olmanız için evrenin 13,8 milyar yıl boyunca ne kadar olağanüstü bir denge ve uyum içinde varlığını sürdürmüş olması gerektiğini?
Kaç fizik yasasının kusursuz çalışmış olması gerektiğini?
Kaç hassas dengenin bozulmadan korunmuş olması gerektiğini?
Kaç milyarlarca yıllık olayın doğru zamanda ve doğru şekilde tam da olması gerektiği gibi gerçekleşmiş olması gerektiğini?
Yıldızların kaç kez doğup ölerek yaşamın temel yapı taşlarını üretmiş olması gerektiğini?
Karbonun, oksijenin ve suyun ortaya çıkabilmesi için evrenin ne kadar uzun ve olağanüstü bir hikâye yazmış olması gerektiğini?
Ve bütün bunların sonunda, evrenin kendi varlığını sorgulayabilen bir bilinç ortaya çıkarabilmiş olmasını?
Bir an için durun.
Etrafınıza bakın.
Nefes aldığınız havaya...
İçtiğiniz suya...
Üzerinde yürüdüğünüz toprağa...
Sevdiklerinize...
Ve sonra kendinize şu soruyu sorun:
Bütün bunlar nasıl mümkün oldu?
Çoğumuz hayatın günlük telaşı içinde yaşıyoruz.
İşe gidiyoruz.
Derse giriyoruz.
Toplantılar yapıyoruz.
Alışverişe çıkıyoruz.
Trafikte bekliyoruz.
Bazen üzülüyoruz.
Bazen seviniyoruz
Oysa evrene tek bir bakış, bize bambaşka bir gerçeği hatırlatır.
Biz sıradan bir hikâyenin içinde yaşamıyoruz.
Biz, evrenin şimdiye kadar yazdığı en olağanüstü hikâyelerden birinin içindeyiz.
Üstelik bu hikâye bizimle başlamadı.
Bizden çok önce başladı.
Yaklaşık 13,8 milyar yıl önce...
Henüz ne Dünya vardı...
Ne Güneş...
Ne galaksiler...
Ne okyanuslar...
Ne dağlar...
Ne ağaçlar...
Ne kuşlar...
Ne de insanlar.
Sadece enerji vardı.
Sadece fizik yasaları vardı.
Ve belki de her şeyin başlangıcına ait hâlâ tam olarak anlayamadığımız büyük bir sır vardı.
Bugün bilim bize evrenin nasıl geliştiğini büyük ölçüde anlatabiliyor.
Galaksilerin nasıl oluştuğunu...
Yıldızların nasıl doğduğunu...
Gezegenlerin nasıl meydana geldiğini...
Atomların nasıl oluştuğunu...
Ama ne kadar öğrendiysek, hayranlığımız da o kadar arttı.
Çünkü öğrendikçe gördük ki, burada olmamız sandığımız kadar sıradan bir olay değil.
Bir an için düşünün.
Eğer kütle çekimi biraz daha güçlü olsaydı...
Yürümek bile çok daha zor olabilirdi.
Canlıların yapısı tamamen farklı olurdu.
Dağlar bugünkü yüksekliklerine ulaşamazdı.
Ya da biraz daha zayıf olsaydı...
Atmosferimizi uzaya kaptırabilir, bugün nefes aldığımız havaya sahip olamayabilirdik.
Eğer Dünya Güneş'e biraz daha yakın olsaydı...
Okyanusların önemli bir bölümü buharlaşabilirdi.
Ya biraz daha uzak olsaydı...
Dünya büyük ölçüde buzlarla kaplı bir gezegene dönüşebilirdi.
Eğer Dünya kendi ekseni etrafında çok daha yavaş dönseydi...
Gündüzler kavurucu sıcaklıklara...
Geceler ise dondurucu soğuklara dönüşebilirdi.
Eğer Ay hiç oluşmamış olsaydı...
Gelgitler bugünkünden çok farklı olurdu.
Dünya'nın dönme ekseni büyük değişimler gösterebilir, iklim dengeleri sürekli altüst olabilirdi.
Eğer Dünya'nın derinliklerinde milyarlarca yıldır hareket eden o görünmez sıvı metal okyanusu olmasaydı...
Belki de gezegenimizi çevreleyen manyetik kalkan hiçbir zaman oluşmayacaktı.
Güneş'ten ve uzayın derinliklerinden gelen ölümcül parçacıklar atmosferimizi yavaş yavaş aşındıracaktı.
Gökyüzü bugün bildiğimiz gökyüzü olmayacaktı.
Dünya bugün bildiğimiz Dünya olmayacaktı.
Ve büyük olasılıkla, bu satırları okuyup evrenin hikâyesini merak eden insanlar da burada olmayacaktı.
Eğer atmosferimiz oluşmasaydı...
Güneş'in zararlı ışınları yaşamın ortaya çıkmasını engelleyebilirdi.
Eğer su oluşmasaydı...
Bugün bildiğimiz yaşam ortaya çıkamazdı.
Eğer elektromanyetik kuvvet bugünkü değerinden çok az farklı olsaydı...
Atomlar bildiğimiz şekilde oluşamayabilirdi.
Kimya olmayabilirdi.
Moleküller olmayabilirdi.
Su olmayabilirdi.
Yaşam olmayabilirdi.
Eğer atomları bir arada tutan kuvvetler biraz daha güçlü ya da biraz daha zayıf olsaydı...
Yıldızlar farklı çalışırdı.
Karbon oluşmayabilirdi.
Ve karbon olmadan yaşamın bildiğimiz biçimi ortaya çıkamazdı.
Eğer elektronun kütlesi biraz farklı olsaydı...
Atomların yapısı değişirdi.
Moleküller oluşamayabilirdi.
Canlılık için gerekli karmaşık yapılar ortaya çıkamayabilirdi.
Eğer proton ile nötron arasındaki hassas denge değişseydi...
Evren bugün bildiğimiz evren olmayabilirdi.
Ve belki de en şaşırtıcı olanı şudur:
Buraya kadar saydığımız her şey gerçekleşti.
Kütle çekimi tam gereken değerdeydi.
Yıldızlar doğdu.
Galaksiler oluştu.
Karbon üretildi.
Oksijen ortaya çıktı.
Su oluştu.
Atmosfer oluştu.
Ay oluştu.
Dünya yaşanabilir bölgede yer aldı.
Yaşam ortaya çıktı.
Bilinç gelişti.
Ve sonunda evren, kendi hikâyesini okuyabilen bir varlık üretti:
İnsan.
Hiç düşündünüz mü?
Kanınızdaki demirin nereden geldiğini?
Kemiklerinizdeki kalsiyumun?
Hücrelerinizdeki karbonun?
Bir zamanlar bunların hiçbiri Dünya'da değildi.
Onlar yıldızların içinde üretildi.
Dev yıldızların çekirdeklerinde doğdular.
Süpernova patlamalarıyla uzaya savruldular.
Milyarlarca yıl boyunca galaksinin içinde dolaştılar.
Sonra bir araya geldiler.
Dünya'yı oluşturdular.
Okyanusları oluşturdular.
Bitkileri oluşturdular.
Hayvanları oluşturdular.
Ve sonunda sizi oluşturdular.
Bu nedenle ünlü astronom Carl Sagan'ın şu sözü yalnızca şiir değildir.
Bir bilimsel gerçektir:
"Biz yıldız maddesinden yapılmışız."
Gerçekten de öyleyiz.
Vücudumuzdaki atomların büyük kısmı bir zamanlar yıldızların içindeydi.
Belki de bu yüzden kendimize biraz farklı bakmamız gerekiyor.
Çünkü biz yalnızca Dünya'da yaşayan canlılar değiliz.
Biz, evrenin kendisini anlamaya çalışan parçalarıyız.
Bir yıldız kendi varlığını sorgulayamaz.
Bir galaksi kendisini merak edemez.
Bir kara delik "Ben kimim?" diye soramaz.
Ama insan sorabilir.
İnsan merak edebilir.
İnsan hayal kurabilir.
İnsan sevebilir.
İnsan öğrenebilir.
Ve insan, evrenin nasıl ortaya çıktığını araştırabilir.
Belki de evrenin bugüne kadar ortaya çıkardığı en olağanüstü şey tam olarak budur.
Çünkü evrende yıldız çoktur.
Galaksi çoktur.
Gezegen çoktur.
Ama bilinç son derece nadirdir.
Ve belki de bu nedenle yaşam değerlidir.
Dünya değerlidir.
İnsan değerlidir.
Çünkü şu ana kadar bildiğimiz evrende yaşamın kesin olarak var olduğu tek yer hâlâ bu küçük mavi gezegendir.
Karanlığın ortasında süzülen küçücük bir nokta.
Ama aynı zamanda bildiğimiz bütün sevinçlerin...
Bütün umutların...
Bütün sanatın...
Bütün bilimin...
Bütün müziğin...
Bütün aşkların...
Ve bütün insan hikâyelerinin evidir.
Ama bütün bunları düşündüğümüzde insanın zihninde kaçınılmaz olarak bazı sorular beliriyor.
Bütün bunlar yalnızca fizik yasalarının bir sonucu mu?
Yoksa henüz tam olarak anlayamadığımız daha derin bir gerçeğin yansımaları mı?
Evren neden yaşamın ortaya çıkmasına izin verecek kadar hassas dengelere sahip?
Neden bilinç ortaya çıktı?
Neden evren, kendisini sorgulayabilecek varlıklar üretebildi?
Bilmiyoruz.
Belki de insanlığın en büyük dürüstlüğü tam burada başlıyor:
"Bilmiyoruz."
Bilimin görevi cevapları aramaktır.
Ve insanlık yüzyıllardır bu cevapların peşinden gidiyor.
Fakat bazı sorular vardır ki, insanı yalnızca düşünmeye değil, aynı zamanda hayran kalmaya da davet eder.
Belki de evrenin en büyük gizemlerinden biri tam olarak budur.
Bu nedenle belki de asıl soru şudur:
Evren bize ne verdi?
Değil.
Biz bu olağanüstü mirasa ne kadar sahip çıkabiliyoruz?
Çünkü Dünya'yı korumak yalnızca bir çevre meselesi değildir.
Dünya'yı korumak, milyarlarca yıllık kozmik bir hikâyeyi korumaktır.
Ormanları korumak...
Okyanusları korumak...
Canlı çeşitliliğini korumak...
Bilimi korumak...
Barışı korumak...
Aslında milyarlarca yıllık bir mirası korumaktır.
Ve belki de hepimizin zaman zaman kendisine şu soruyu sorması gerekir:
Bu kadar olağanüstü koşulun sonunda ortaya çıkan bir tür olarak, bize emanet edilen bu eşsiz gezegene gerçekten layık davranabiliyor muyuz?
Bir düşünün...
Gerçekten bir düşünün...
Çünkü belki de evrenin bugüne kadar sorduğu en önemli soru budur.
