Prof. Dr. Hüseyin Kalkan
Köşe Yazarı
Prof. Dr. Hüseyin Kalkan
 

Bir ülke temel bilimlerden vazgeçebilir mi? - ıı

Bir Zamanlar Fizikçi Olmak? 1986 yılıydı. Ondokuz Mayıs Üniversitesi Fizik Bölümünde genç bir araştırma görevlisiydim. Samsun'un Çiftlik Caddesi'nde yürürken bir esnafla, bir memurla ya da hiç tanımadığım biriyle sohbet ettiğimde konu mesleğime gelir ve, "Üniversitede fizik bölümünde araştırma görevlisiyim." derdim. Karşımdaki insanın yüzündeki ifade değişirdi. Bir saygı hissederdim. Bu, şahsıma gösterilen bir saygıdan çok üniversiteye, bilime ve bilim insanına duyulan saygıydı. Aradan kırk yıl geçti. 2007 yılında profesör oldum. Bilimsel deneyimim arttı, unvanım büyüdü. Ama yıllar içinde başka bir değişime de tanıklık ettim: Bilim insanına ve akademiye duyulan o eski toplumsal saygının giderek aşındığını hissettim. Bu elbette benim kişisel gözlemim. Ama yalnızca benim hikâyem mi? Yoksa Türkiye'nin bilimle ilişkisinde meydana gelen daha büyük bir değişimin küçük bir işareti mi? Hiç düşündünüz mü? Bir toplum bilime verdiği değeri nasıl kaybeder? Türkiye bundan kırk yıl önce çok daha az üniversiteye sahipti. 1982'de 27 üniversitemiz vardı. Bugün 200'ün üzerinde üniversitemiz var. Yükseköğretimin yaygınlaşması, milyonlarca gencin üniversiteye erişebilmesi kuşkusuz önemli bir gelişmedir. Ama bilim bize sayıların arkasındaki soruyu da sormayı öğretir: Sayı arttığında nitelik de aynı ölçüde arttı mı? Daha fazla üniversite kurduk. Peki aynı hızla nitelikli akademisyen yetiştirebildik mi? Laboratuvarlarımızı güçlendirebildik mi? Araştırma kültürünü yaygınlaştırabildik mi? Gençlerimize bilim insanı olmayı cazip bir gelecek olarak sunabildik mi? Ve belki en önemlisi: Üniversite sayısı artarken üniversitenin toplumdaki itibarı da arttı mı? Bu değişimi kırk yıldır üniversitenin içinden izliyorum. Fizik... Kimya.. Biyoloji... Matematik... Bir zamanlar başarılı öğrenciler için güçlü seçenekler arasında bulunan temel bilimlerin önemli bir bölümü zamanla eski cazibesini kaybetti. Elbette tablo her üniversitede aynı değil. Bazı köklü programlar hâlâ başarılı öğrencileri çekiyor; son yıllarda burslar ve çeşitli teşviklerle temel bilimlere ilgiyi artırmaya yönelik çabalar da var. Ama o zaman şu soruyu sormalıyız: Temel bilimleri yeniden cazip hale getirmek için neden özel teşviklere ihtiyaç duyuyoruz? Ne değişti? Gençler mi değişti? Bilim mi önemini kaybetti? Yoksa biz mi bilimin değerini gençlere yeterince anlatamadık? Üstelik mesele yalnızca fen fakülteleriyle sınırlı değil. Geleceğin fizikçisini, kimyacısını, biyoloğunu, mühendisini ve doktorunu yetiştirecek çocuklara bilimi ilk kim sevdirecek? Bir noktada yol yineöğretmene çıkıyor. Fen Bilgisi Öğretmenliği ile fizik, kimya ve biyoloji öğretmeni yetiştiren programlarımızın durumuna da bu nedenle bakmak zorundayız. Bazı programların kontenjanlarını doldurmakta zorlanması, başarı sıralamalarının üniversiteler arasında büyük farklılıklar göstermesi üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur. Burada sorun bu programlara gelen gençler değildir. Asıl soru şudur: Neden akademik açıdan güçlü ve bilime meraklı gençlerimiz için fizik, kimya, biyoloji ve fen öğretmenliğini yeniden güçlü bir gelecek hayali haline getiremiyoruz? Çünkü nitelikli öğretmen yalnızca diplomayla yetişmez. Bilime merak duymalıdır. Laboratuvarı tanımalıdır. Deney yapmalıdır. Yanılmalıdır. "Neden?" diye sormalıdır. Ve öğrencisi beklenmedik bir soru sorduğunda bundan rahatsız olmak yerine heyecanlanmalıdır. Kendi akademik hayatımdan başka bir örnek vereyim. 1980'lerin ortasında Ondokuz Mayıs Üniversitesi Fizik Bölümünde26 araştırma görevlisi vardık. Yaklaşık 20 kişilik öğrenci gruplarının laboratuvarlarında beşer araştırma görevlisi birlikte görev yapabiliyorduk. Bugün ise çok daha az sayıdaki araştırma görevlisinin yalnız kendi bölümüne değil, mühendislikten diğer fakültelere kadar çok daha geniş öğrenci gruplarına hizmet vermek zorunda kaldığını görüyorum. Bir düşünün: Bir araştırma görevlisi aynı anda kaç deney düzeneğini izleyebilir? Kaç öğrencinin ölçümünü kontrol edebilir? Kaç yanlış bağlantıyı fark edebilir? Kaç öğrencinin yanına gidip, "Sence neden böyle oldu?" diye sorabilir? Laboratuvarı yürütecek insan sayısı azaldığında kaybettiğimiz yalnızca personel değildir. Bilimi yaparak öğrenmenin niteliğidir. Benzer bir değişimi öğretmen yetiştirmede de gördük. Eğitim fakültelerinde fizik, kimya ve biyoloji alan derslerinin ve laboratuvar uygulamalarının ağırlığının zaman içinde azalmasına tanıklık ettim. Elbette pedagoji gereklidir. Bir öğretmenin nasıl öğreteceğini bilmesi vazgeçilmezdir. Ama önce öğreteceği bilimi güçlü biçimde bilmesi gerekmez mi? Bir fen öğretmeni ölçmeden, deney yapmadan, bir düzeneğin neden çalışmadığını düşünmeden yetişirse öğrencisine bilimin heyecanını nasıl aktaracak? Çünkü bilim yalnızca anlatılarak öğrenilmez. Bilim yapılarak öğrenilir. Sorun üniversitede de başlamıyor. Daha önce başlıyor. Okullarımız giderek sınav merkezli bir yapının içine girdi. Deney yapmak zaman ister. Merak etmek zaman iste Bir öğrencinin beklenmedik sorusunun peşinden gitmek zaman ister. Ama sınav sistemi öğretmenin kulağına sürekli aynı şeyi fısıldıyor: "Konuyu yetiştir." Çocuk: "Neden?" diye soruyor. Sistem: "Kaç net?" diye cevap veriyor. 2026 YKS sonuçlarında lise son sınıf öğrencilerinin doğru cevap ortalaması 14 fizik sorusunda 2,7; 13 kimya sorusunda 2,2; 13 biyoloji sorusunda 3,0. Elbette birkaç sınav ortalaması bütün bir eğitim sistemini açıklayamaz. Ama bilim insanı olarak bu rakamları gördüğümüzde soru sormamız gerekmez mi? Neden? Neden çocuklarımız yıllarca fizik, kimya ve biyoloji dersi gördükten sonra böyle bir tabloyla karşılaşıyoruz? Neden laboratuvardan uzaklaşıyoruz? Neden merakın yerini sınav başarısı alıyor? Neden bilim öğretmenliğini başarılı gençler için güçlü bir gelecek haline getiremiyoruz? Ve daha önemlisi: Bunu değiştirmek için ne yapıyoruz? Çünkü dünyanın beklemeye niyeti yok. İnsanlık bugün parçacıkları ışık hızına yakın hızlarda çarpıştırıyor. Kara deliklerin oluşturduğu kütleçekim dalgalarını ölçüyor. James Webb ile evrenin ilk dönemlerine bakıyor. Füzyon enerjisini kontrol etmeye çalışıyor. Kuantum bilgisayarları geliştiriyor. Genleri düzenliyor Yeni malzemeler tasarlıyor. Yapay zekâyı çalıştıracak yeni işlemciler üretiyor. Yani dünya temel bilimlerden uzaklaşmıyor. Tam tersine: Geleceğini temel bilimlerin üzerine kuruyor. Çünkü bugünün teknolojisinin altında dünün merakı vardır. Faraday elektromanyetik indüksiyonu araştırırken elektrikli otomobil yapmaya çalışmıyordu. Einstein genel göreliliği geliştirirken GPS tasarlamıyordu. Kuantum fiziğinin öncüleri bilgisayar işlemcisi üretmiyordu. Hepsi aslında aynı büyük sorunun peşindeydi: "Doğa nasıl çalışıyor?" Ve insanlığın teknolojik uygarlığının önemli bir bölümü bu sorunun çocukları oldu. Bu nedenle temel bilimleri yalnızca, "Mezun olunca iş bulur mu?" sorusuyla değerlendiremeyiz. Elbette gençlerimizin iş bulması gerekir. Ekonomik kaygıları gerçektir ve önemlidir. Ama bir ülke yalnız bugünün mesleklerini değil,elli yıl sonrasının bilgi üretme kapasitesini de düşünmek zorundadır. Çünkü bilim insanı yetiştirmek fabrika kurmaya benzemez. Bugün karar verip yarın fizikçi yetiştiremezsiniz. Bir bilim insanının hikâyesi bazen on yaşındaki bir çocuğun, "Gökyüzü neden mavi?" sorusuyla başlar. O merakı bugün söndürürseniz yirmi yıl sonra dünyanın en gelişmiş laboratuvarını satın alabilirsiniz. Cihazı bulursunuz. Parayı da bulabilirsiniz. Ama... O cihazla hangi soruyu soracağını bilen insanı bulamayabilirsiniz. O halde ne yapacağız? Yalnızca yakınacak mıyız? "Gençler artık bilime ilgi duymuyor." deyip geçecek miyiz? Hayır. Belki önce kendimize bakmalıyız. Üniversiteler olarak... Akademisyenler olarak... Öğretmenler olarak... Aileler olarak... Medya olarak... Ve toplum olarak... Çocukların merakını yeniden beslemek zorundayız. Laboratuvarları yeniden eğitimin merkezine almalıyız. Öğretmenliği yeniden güçlü ve saygın bir meslek haline getirmeliyiz. Bilim insanını gençlerin görebileceği, konuşabileceği, örnek alabileceği bir yere taşımalıyız. Ve belki en önemlisi: Çocuğun sorduğu soruya hemen cevap vermek yerine zaman zaman onunla birlikte, "Gerçekten... Neden?" diyebilmeliyiz.   Ben bazen 1986'daki o genç araştırma görevlisini düşünüyorum. Çiftlik Caddesi'nde yürüyor. Henüz profesör değil. Deneyimi az. Ama, "Fizik bölümünde araştırma görevlisiyim." dediğinde insanların gözünde bir ışık görüyor. Kırk yıl sonra dönüp aynı topluma baktığımda kendime soruyorum: O ışığa ne oldu? Belki tamamen kaybolmadı. Belki hâlâ çocuklarımızın gözlerinde duruyor. Bir teleskoptan Ay'a ilk kez bakan çocukta... Bir deneyin sonucunu merakla bekleyen öğrencide... Öğretmenine, "Ama neden?" diye soran küçük bir kızda ya da erkekte... Belki o ışık sönmedi. Belki biz onu yeterince beslemedik. Ve belki hâlâ geç değil. Bir ülkenin bilim geleceğini değiştirmek yalnızca bakanlıkların, üniversitelerin ya da bilim kurumlarının işi değildir. Hepimizin işidir. Çünkü geleceğin fizikçisi, kimyacısı, biyoloğu, mühendisi ya da bilim öğretmeni bugün bir yerlerde çocuk olarak oturuyor. Ve belki tam şu anda bize çok basit bir soru soruyor: "Neden?" Asıl mesele o sorunun cevabını bilmek değil. O çocuğun soru sormaya devam etmesini sağlayabilmek.  
Ekleme Tarihi: 05 Ekim 2026 -Pazartesi
Prof. Dr. Hüseyin Kalkan

Bir ülke temel bilimlerden vazgeçebilir mi? - ıı

Bir Zamanlar Fizikçi Olmak?

1986 yılıydı.

Ondokuz Mayıs Üniversitesi Fizik Bölümünde genç bir araştırma görevlisiydim.

Samsun'un Çiftlik Caddesi'nde yürürken bir esnafla, bir memurla ya da hiç tanımadığım biriyle sohbet ettiğimde konu mesleğime gelir ve,

"Üniversitede fizik bölümünde araştırma görevlisiyim."

derdim.

Karşımdaki insanın yüzündeki ifade değişirdi.

Bir saygı hissederdim.

Bu, şahsıma gösterilen bir saygıdan çok üniversiteye, bilime ve bilim insanına duyulan saygıydı.

Aradan kırk yıl geçti.

2007 yılında profesör oldum. Bilimsel deneyimim arttı, unvanım büyüdü.

Ama yıllar içinde başka bir değişime de tanıklık ettim:

Bilim insanına ve akademiye duyulan o eski toplumsal saygının giderek aşındığını hissettim.

Bu elbette benim kişisel gözlemim.

Ama yalnızca benim hikâyem mi?

Yoksa Türkiye'nin bilimle ilişkisinde meydana gelen daha büyük bir değişimin küçük bir işareti mi?

Hiç düşündünüz mü?

Bir toplum bilime verdiği değeri nasıl kaybeder?

Türkiye bundan kırk yıl önce çok daha az üniversiteye sahipti.

1982'de 27 üniversitemiz vardı.

Bugün 200'ün üzerinde üniversitemiz var.

Yükseköğretimin yaygınlaşması, milyonlarca gencin üniversiteye erişebilmesi kuşkusuz önemli bir gelişmedir.

Ama bilim bize sayıların arkasındaki soruyu da sormayı öğretir:

Sayı arttığında nitelik de aynı ölçüde arttı mı?

Daha fazla üniversite kurduk.

Peki aynı hızla nitelikli akademisyen yetiştirebildik mi?

Laboratuvarlarımızı güçlendirebildik mi?

Araştırma kültürünü yaygınlaştırabildik mi?

Gençlerimize bilim insanı olmayı cazip bir gelecek olarak sunabildik mi?

Ve belki en önemlisi:

Üniversite sayısı artarken üniversitenin toplumdaki itibarı da arttı mı?

Bu değişimi kırk yıldır üniversitenin içinden izliyorum.

Fizik...

Kimya..

Biyoloji...

Matematik...

Bir zamanlar başarılı öğrenciler için güçlü seçenekler arasında bulunan temel bilimlerin önemli bir bölümü zamanla eski cazibesini kaybetti.

Elbette tablo her üniversitede aynı değil. Bazı köklü programlar hâlâ başarılı öğrencileri çekiyor; son yıllarda burslar ve çeşitli teşviklerle temel bilimlere ilgiyi artırmaya yönelik çabalar da var.

Ama o zaman şu soruyu sormalıyız:

Temel bilimleri yeniden cazip hale getirmek için neden özel teşviklere ihtiyaç duyuyoruz?

Ne değişti?

Gençler mi değişti?

Bilim mi önemini kaybetti?

Yoksa biz mi bilimin değerini gençlere yeterince anlatamadık?

Üstelik mesele yalnızca fen fakülteleriyle sınırlı değil.

Geleceğin fizikçisini, kimyacısını, biyoloğunu, mühendisini ve doktorunu yetiştirecek çocuklara bilimi ilk kim sevdirecek?

Bir noktada yol yineöğretmene çıkıyor.

Fen Bilgisi Öğretmenliği ile fizik, kimya ve biyoloji öğretmeni yetiştiren programlarımızın durumuna da bu nedenle bakmak zorundayız.

Bazı programların kontenjanlarını doldurmakta zorlanması, başarı sıralamalarının üniversiteler arasında büyük farklılıklar göstermesi üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur.

Burada sorun bu programlara gelen gençler değildir.

Asıl soru şudur:

Neden akademik açıdan güçlü ve bilime meraklı gençlerimiz için fizik, kimya, biyoloji ve fen öğretmenliğini yeniden güçlü bir gelecek hayali haline getiremiyoruz?

Çünkü nitelikli öğretmen yalnızca diplomayla yetişmez.

Bilime merak duymalıdır.

Laboratuvarı tanımalıdır.

Deney yapmalıdır.

Yanılmalıdır.

"Neden?" diye sormalıdır.

Ve öğrencisi beklenmedik bir soru sorduğunda bundan rahatsız olmak yerine heyecanlanmalıdır.

Kendi akademik hayatımdan başka bir örnek vereyim.

1980'lerin ortasında Ondokuz Mayıs Üniversitesi Fizik Bölümünde26 araştırma görevlisi vardık.

Yaklaşık 20 kişilik öğrenci gruplarının laboratuvarlarında beşer araştırma görevlisi birlikte görev yapabiliyorduk.

Bugün ise çok daha az sayıdaki araştırma görevlisinin yalnız kendi bölümüne değil, mühendislikten diğer fakültelere kadar çok daha geniş öğrenci gruplarına hizmet vermek zorunda kaldığını görüyorum.

Bir düşünün:

Bir araştırma görevlisi aynı anda kaç deney düzeneğini izleyebilir?

Kaç öğrencinin ölçümünü kontrol edebilir?

Kaç yanlış bağlantıyı fark edebilir?

Kaç öğrencinin yanına gidip,

"Sence neden böyle oldu?"

diye sorabilir?

Laboratuvarı yürütecek insan sayısı azaldığında kaybettiğimiz yalnızca personel değildir.

Bilimi yaparak öğrenmenin niteliğidir.

Benzer bir değişimi öğretmen yetiştirmede de gördük.

Eğitim fakültelerinde fizik, kimya ve biyoloji alan derslerinin ve laboratuvar uygulamalarının ağırlığının zaman içinde azalmasına tanıklık ettim.

Elbette pedagoji gereklidir.

Bir öğretmenin nasıl öğreteceğini bilmesi vazgeçilmezdir.

Ama önce öğreteceği bilimi güçlü biçimde bilmesi gerekmez mi?

Bir fen öğretmeni ölçmeden, deney yapmadan, bir düzeneğin neden çalışmadığını düşünmeden yetişirse öğrencisine bilimin heyecanını nasıl aktaracak?

Çünkü bilim yalnızca anlatılarak öğrenilmez.

Bilim yapılarak öğrenilir.

Sorun üniversitede de başlamıyor.

Daha önce başlıyor.

Okullarımız giderek sınav merkezli bir yapının içine girdi.

Deney yapmak zaman ister.

Merak etmek zaman iste

Bir öğrencinin beklenmedik sorusunun peşinden gitmek zaman ister.

Ama sınav sistemi öğretmenin kulağına sürekli aynı şeyi fısıldıyor:

"Konuyu yetiştir."

Çocuk:

"Neden?"

diye soruyor.

Sistem:

"Kaç net?"

diye cevap veriyor.

2026 YKS sonuçlarında lise son sınıf öğrencilerinin doğru cevap ortalaması 14 fizik sorusunda 2,7; 13 kimya sorusunda 2,2; 13 biyoloji sorusunda 3,0.

Elbette birkaç sınav ortalaması bütün bir eğitim sistemini açıklayamaz.

Ama bilim insanı olarak bu rakamları gördüğümüzde soru sormamız gerekmez mi?

Neden?

Neden çocuklarımız yıllarca fizik, kimya ve biyoloji dersi gördükten sonra böyle bir tabloyla karşılaşıyoruz?

Neden laboratuvardan uzaklaşıyoruz?

Neden merakın yerini sınav başarısı alıyor?

Neden bilim öğretmenliğini başarılı gençler için güçlü bir gelecek haline getiremiyoruz?

Ve daha önemlisi:

Bunu değiştirmek için ne yapıyoruz?

Çünkü dünyanın beklemeye niyeti yok.

İnsanlık bugün parçacıkları ışık hızına yakın hızlarda çarpıştırıyor.

Kara deliklerin oluşturduğu kütleçekim dalgalarını ölçüyor.

James Webb ile evrenin ilk dönemlerine bakıyor.

Füzyon enerjisini kontrol etmeye çalışıyor.

Kuantum bilgisayarları geliştiriyor.

Genleri düzenliyor

Yeni malzemeler tasarlıyor.

Yapay zekâyı çalıştıracak yeni işlemciler üretiyor.

Yani dünya temel bilimlerden uzaklaşmıyor.

Tam tersine:

Geleceğini temel bilimlerin üzerine kuruyor.

Çünkü bugünün teknolojisinin altında dünün merakı vardır.

Faraday elektromanyetik indüksiyonu araştırırken elektrikli otomobil yapmaya çalışmıyordu.

Einstein genel göreliliği geliştirirken GPS tasarlamıyordu.

Kuantum fiziğinin öncüleri bilgisayar işlemcisi üretmiyordu.

Hepsi aslında aynı büyük sorunun peşindeydi:

"Doğa nasıl çalışıyor?"

Ve insanlığın teknolojik uygarlığının önemli bir bölümü bu sorunun çocukları oldu.

Bu nedenle temel bilimleri yalnızca,

"Mezun olunca iş bulur mu?"

sorusuyla değerlendiremeyiz.

Elbette gençlerimizin iş bulması gerekir.

Ekonomik kaygıları gerçektir ve önemlidir.

Ama bir ülke yalnız bugünün mesleklerini değil,elli yıl sonrasının bilgi üretme kapasitesini de düşünmek zorundadır.

Çünkü bilim insanı yetiştirmek fabrika kurmaya benzemez.

Bugün karar verip yarın fizikçi yetiştiremezsiniz.

Bir bilim insanının hikâyesi bazen on yaşındaki bir çocuğun,

"Gökyüzü neden mavi?"

sorusuyla başlar.

O merakı bugün söndürürseniz yirmi yıl sonra dünyanın en gelişmiş laboratuvarını satın alabilirsiniz.

Cihazı bulursunuz.

Parayı da bulabilirsiniz.

Ama...

O cihazla hangi soruyu soracağını bilen insanı bulamayabilirsiniz.

O halde ne yapacağız?

Yalnızca yakınacak mıyız?

"Gençler artık bilime ilgi duymuyor."

deyip geçecek miyiz?

Hayır.

Belki önce kendimize bakmalıyız.

Üniversiteler olarak...

Akademisyenler olarak...

Öğretmenler olarak...

Aileler olarak...

Medya olarak...

Ve toplum olarak...

Çocukların merakını yeniden beslemek zorundayız.

Laboratuvarları yeniden eğitimin merkezine almalıyız.

Öğretmenliği yeniden güçlü ve saygın bir meslek haline getirmeliyiz.

Bilim insanını gençlerin görebileceği, konuşabileceği, örnek alabileceği bir yere taşımalıyız.

Ve belki en önemlisi:

Çocuğun sorduğu soruya hemen cevap vermek yerine zaman zaman onunla birlikte,

"Gerçekten... Neden?"

diyebilmeliyiz.

 

Ben bazen 1986'daki o genç araştırma görevlisini düşünüyorum.

Çiftlik Caddesi'nde yürüyor.

Henüz profesör değil.

Deneyimi az.

Ama,

"Fizik bölümünde araştırma görevlisiyim."

dediğinde insanların gözünde bir ışık görüyor.

Kırk yıl sonra dönüp aynı topluma baktığımda kendime soruyorum:

O ışığa ne oldu?

Belki tamamen kaybolmadı.

Belki hâlâ çocuklarımızın gözlerinde duruyor.

Bir teleskoptan Ay'a ilk kez bakan çocukta...

Bir deneyin sonucunu merakla bekleyen öğrencide...

Öğretmenine,

"Ama neden?"

diye soran küçük bir kızda ya da erkekte...

Belki o ışık sönmedi.

Belki biz onu yeterince beslemedik.

Ve belki hâlâ geç değil.

Bir ülkenin bilim geleceğini değiştirmek yalnızca bakanlıkların, üniversitelerin ya da bilim kurumlarının işi değildir.

Hepimizin işidir.

Çünkü geleceğin fizikçisi, kimyacısı, biyoloğu, mühendisi ya da bilim öğretmeni bugün bir yerlerde çocuk olarak oturuyor.

Ve belki tam şu anda bize çok basit bir soru soruyor:

"Neden?"

Asıl mesele o sorunun cevabını bilmek değil.

O çocuğun soru sormaya devam etmesini sağlayabilmek.

 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve vezirkopruozlem.net sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.