Geçtiğimiz günlerde yaş alma ve yaşlılık üzerine okurken uzun zamandır üzerinde çok fazla düşünmediğimiz bir konu yeniden dikkatimi çekti: Yaşlanmaktan mı korkuyoruz, yoksa yaşlanmaya yüklediğimiz anlamlardan mı?
Çünkü yaşlanmak aslında hayatın en doğal süreçlerinden biri. Dünyaya geldiğimiz andan itibaren hepimiz yaş alıyoruz. Buna rağmen belli bir yaştan sonra geçen yılları saklamaya, yaşımızı söylemekten kaçınmaya, yüzümüzdeki değişiklikleri mümkün olduğunca görünmez kılmaya başlıyoruz. “Genç görünüyorsun” cümlesini bir iltifat olarak kabul ederken, “yaşını gösteriyorsun” cümlesi çoğu zaman pek de hoşumuza gitmiyor.
Burada biraz durup düşünmek gerekiyor.Neden gençlik bu kadar kıymetli, yaşlılık ise bu kadar korkutucu hale geldi?
Bugün gençlik yalnızca bir yaş dönemi olarak görülmüyor. Enerjik olmak, güzel görünmek, üretmek, çalışmak, hızlı olmak, yeniliklere açık olmak çoğu zaman gençlikle özdeşleştiriliyor. Yaşlılık ise bunun tam karşısına; yavaşlık, hastalık, yalnızlık ve bağımlılık gibi kavramların yanına yerleştiriliyor.Oysa insanın yaşı ilerlediğinde yalnızca kaybettiklerinden söz etmek, hayatın önemli bir bölümünü eksik okumaktır.
Yaş almak beraberinde bazı değişimleri elbette getirir. Beden eskisi kadar hızlı olmayabilir. Sağlıkla ilgili yeni sorunlar ortaya çıkabilir. Çocuklar büyür, evden ayrılır. Emeklilikle birlikte yıllardır sürdürülen bir çalışma düzeni sona erebilir. Yakın çevrede kayıplar yaşanabilir. İnsanın alıştığı roller zaman içerisinde değişebilir.
Asıl psikolojik mesele çoğu zaman yaşın kendisinden çok, bu değişikliklere nasıl anlam verdiğimizdir.Yıllarca kendisini yaptığı meslek üzerinden tanımlayan biri emekli olduğunda, “Şimdi ne yapacağım?” diye düşünebilir. Hayatının büyük bölümünü çocuklarının ihtiyaçlarına göre şekillendiren bir anne ya da baba, çocuklar kendi hayatlarını kurduğunda bir boşluk hissedebilir. Sosyal çevresi zamanla daralan biri kendisini yalnız hissedebilir.
Böyle dönemlerde insanın karşısına yalnızca “Kaç yaşındayım?” sorusu çıkmaz.“Bundan sonra hayatımda ne var?” sorusu da çıkar.Belki de yaş alma psikolojisinin en önemli noktalarından biri tam burada başlıyor. İnsan, hayatının her döneminde kendisine yeniden bir yaşam alanı oluşturabilmeye ihtiyaç duyuyor.
Üretmek yalnızca işe gitmek değildir. Öğrenmek yalnızca okul yıllarına ait değildir. Yeni arkadaşlıklar kurmak, yeni yerler görmek, bir hobi edinmek, bir çiçeğin bakımını üstlenmek, torunla geçirilen zaman, eski bir arkadaşı aramak, bir kitabın sayfalarını çevirmek, yürüyüş yapmak ya da yıllardır ertelenen bir şeyi öğrenmeye çalışmak da yaşamla bağ kurmanın bir yoludur.Çünkü zihnimiz de yaşımızı öğrendiği gün kapılarını kapatmıyor.
İnsan ileri yaşlarda da öğrenebilir, merak edebilir, yeni alışkanlıklar geliştirebilir. Burada önemli olan zihni ve bedeni tamamen hayattan çekmemektir. Sosyal ilişkileri korumak, hareket etmek, öğrenmeye devam etmek ve günlük yaşamın içerisinde bir amaç hissini sürdürebilmek psikolojik iyi oluş açısından önemini korur.Bazen yaş aldıkça başka bir değişim daha yaşanır: İnsan neye zaman ayırmak istediğini daha iyi seçmeye başlar.
Her tartışmayı sürdürmek gerekmeyebilir. Herkesin bizi sevmesi eskisi kadar önemli olmayabilir. Sürekli bir yerlere yetişme telaşı azalabilir. Kalabalık ilişkiler yerine daha az ama daha anlamlı ilişkiler tercih edilebilir. Geçmişte çok büyük görünen bazı meselelerin aslında hayatın tamamı olmadığı fark edilebilir.Bunun adına geriye çekilmek demek doğru olmaz.Bazen bu, hayatın içinden gerçekten önemli olanları seçebilmektir.
Elbette yaş almak herkeste aynı şekilde ilerlemez. Aynı yaşta iki insanın hayata bakışı, bedensel durumu, sosyal çevresi ve ruhsal dayanıklılığı birbirinden oldukça farklı olabilir. Bu nedenle yalnızca doğum tarihimize bakarak “yaşlı” ya da “genç” olduğumuzu söylemek insanı anlamak için yeterli değildir.Bir insanın hayatla kurduğu bağ çok daha belirleyicidir.
Belki de yaşlanmaya ilişkin bakışımızı biraz değiştirmemiz gerekiyor. İyi yaşlanmak, yıllara meydan okumak ya da sürekli genç görünmeye çalışmak değildir. Değişen bedenimizi, değişen rollerimizi ve hayatın getirdiklerini fark ederken hâlâ kendimize ait bir yaşam kurabilmektir.Bir gün hepimizin saçına biraz daha fazla beyaz düşecek. Yüzümüzde yeni çizgiler oluşacak. Bazı şeyleri eskisinden daha yavaş yapacağız.Ama insanın merakı, sevgisi, öğrenme isteği, bağ kurabilme gücü ve hayatına anlam katabilme ihtiyacı için belirlenmiş bir son kullanma tarihi yok.
Belki de mesele yaşlanmamak değil; yaş alırken hayattan uzaklaşmamak.
