Kazım İLHAN
Köşe Yazarı
Kazım İLHAN
 

NEPAL BİZE NE ANLATIYOR?

Nepal'de yaşanan sel felaketinin bilançosu ağırlaşıyor. Yüzlerce insan hayatını kaybetti, yüzlerce kişi kayıp. Evler, yollar, köprüler ve altyapı büyük zarar gördü. Bir doğa olayı, birkaç dakika içinde büyük bir yıkıma dönüştü. Peki bu felaket yalnızca Nepal'in sorunu mu? Hayır. Çünkü biz bu görüntülere yabancı değiliz. Karadeniz'den Ege'ye, Türkiye'nin farklı bölgelerinde yıllardır sel ve taşkınlarla karşı karşıya kalıyoruz. Şiddetli yağışlar, taşan dereler, kapanan yollar, yıkılan köprüler ve su altında kalan evler artık hafızamızda yer etmiş durumda. Her sel felaketinden sonra aynı soruları soruyoruz: Dere neden taştı? Neden o ev oraya yapıldı? Köprü ve menfezler yeterli miydi? Dere yatağı korunabildi mi? Erken uyarı yapılabildi mi? Daha önce aynı yerde yaşanan sel bize ne öğretti? Ve belki de en önemlisi: Biz gerçekten ders aldık mı? Doğayı suçlamak kolay, ihmali sorgulamak zor Sel bir doğa olayıdır. Ancak selin afete dönüşmesi her zaman yalnızca doğanın sonucu değildir. Dere yatağına yapılan yanlış yapılaşma, yetersiz altyapı, tıkanan menfezler, köprülerin su ve rüsubat kapasitesinin iyi hesaplanmaması, plansız kentleşme, ormansızlaşma ve riskli alanlarda ısrar edilmesi felaketin boyutunu büyütebilir. Bu nedenle her yağıştan sonra yalnızca “çok yağmur yağdı” demek yeterli değildir. Risk nerede? Neden orada? Daha önce uyarı yapılmış mıydı? Gerekli önlem alınmış mıydı? Bunları da konuşmalıyız. Karadeniz'den Ege'ye aynı gerçek Karadeniz'in dereleri de Ege'nin taşkın riski taşıyan havzaları da bize aynı gerçeği hatırlatıyor: Yağmur yağacak. Bazen çok yağacak. Bazen kısa sürede olağanüstü miktarda yağış düşecek. O halde bizim görevimiz yağmurun yağmasını engellemek değil; yağmurun afete dönüşmesini engellemektir. İzmir'de de son dönemde Seferihisar, Menderes, Urla ve Çeşme'de dere ıslahı, taş tahkimatı, dere temizliği ve yaya güvenliği çalışmaları yapılması bu riskin artık yalnızca teorik bir mesele olmadığını gösteriyor. Ancak yapılan her çalışmanın yanında şu soruyu da sormalıyız: Risk tamamen ortadan kaldırıldı mı, yoksa yalnızca azaltıldı mı? Çünkü afet yönetiminde asıl başarı, tehlike ortadan kalktığında değil; tehlike gerçekleştiğinde can kaybı yaşanmadığında ölçülür. Peki, ne yapmalıyız? Birincisi: Dere yatakları ve taşkın riski bulunan alanlarda yapılaşmaya kesin sınırlar getirilmelidir. İkincisi: Geçmişte sel yaşanan bölgeler yeniden ve bilimsel kriterlerle değerlendirilmelidir. “Bir kez oldu, bir daha olmaz” anlayışından vazgeçilmelidir. Üçüncüsü: Köprüler, menfezler, yollar ve altyapı sistemleri geleceğin yağışlarına göre yeniden hesaplanmalıdır. Çünkü dünün yağış hesabıyla yarının afetini yönetemeyiz. Dördüncüsü: Erken uyarı sistemleri bütün riskli havzalarda yaygınlaştırılmalıdır. Ancak erken uyarı yalnızca telefonumuza gelen bir mesaj olmamalıdır. Uyarı; Tespit → alarm → tahliye → güvenli bölge zincirinin tamamını kapsamalıdır. Beşincisi: Her yerleşim yerinin gerçek bir tahliye planı olmalıdır. Vatandaş yağmur başladığında ne yapacağını değil, yağmur başlamadan önce nereye gideceğini bilmelidir. Altıncısı: Sel sonrası yalnızca zarar tespiti yapılmamalıdır. Eğer aynı bölgede daha önce de sel yaşanmışsa; Ne yapılmıştı? Ne yapılmamıştı? Hangi uyarılar dikkate alınmadı? Yapılaşma kararları doğru muydu? Altyapı yeterli miydi? Önceden belirlenen riskler neden giderilmedi? bunların tamamı ortaya konulmalıdır. Gerekirse idari ve adli soruşturmalar yürütülmeli, ihmali veya kusuru bulunanlar varsa bunun hesabı hukuk önünde sorulmalıdır. Bu bir suçlu arama meselesi değildir. Bu, bir sonraki can kaybını önleme meselesidir. Sorumluluk yalnızca yönetimlerin değildir Burada başka bir gerçeği de konuşmamız gerekiyor. Afetlerde bütün sorumluluğu yalnızca yönetime yüklemek de doğru değildir. Devletin görevi; planlamak, denetlemek, uyarmak ve önlem almaktır. Yerel yönetimlerin görevi; imar kararlarını bilimsel gerçeklere göre vermek, altyapıyı hazırlamak ve riskli alanları korumaktır. Müteahhidin görevi; Kazancı değil, can güvenliğini öncelemektir. Mühendisin görevi; Bilimin gereğini yerine getirmektir. Vatandaşın görevi ise; Kurallara uymak, riskli alanlarda yapılaşmayı talep etmemek ve yapılan yanlışlara sessiz kalmamaktır. Medyanın görevi; Felaket olduğunda görüntü vermek kadar, felaket olmadan önce tehlikeyi de anlatmaktır. Ve toplumun görevi: “Bize bir şey olmaz” anlayışından vazgeçmektir. Çünkü su unutmaz Bir dere yatağına yapılan yapı, bir gün unutulabilir. Bir menfezin yetersizliği gözden kaçabilir. Bir uyarı dikkate alınmayabilir. Ama su bunların hiçbirini unutmaz. Su, önüne konulan engeli aşmanın bir yolunu bulur. Bizim yapmamız gereken ise suyla savaşmak değil, suyun yolunu bilmek ve ona göre yaşamaktır. Nepal'deki felaket bize bir kez daha gösteriyor: Doğayı küçümsemek ağır bedeller ödetir. Karadeniz bunu yıllardır söylüyor. Ege de farklı zamanlarda aynı uyarıyı yapıyor. İzmir'de bugün dere yataklarının temizlenmesi ve taşkın riskine karşı altyapının güçlendirilmesi için çalışmalar yürütülmesi, tehlikenin ciddiyetini gösteriyor. Artık her selden sonra aynı cümleyi kurmak yerine, sel gelmeden önce aynı soruları sormalıyız. Çünkü gerçek başarı; Selden sonra yaraları sarmak değil, sel gelmeden önce can kaybını önlemektir. Ve unutmayalım: **Afet kaçınılmaz olabilir. Felaket ise çoğu zaman önlenebilir.** Toplumun Nefesi Bizim meselemiz suçlu bulmak değil, sorumluluk bilincini büyütmektir. Çünkü bu ülkede güvenli bir şehir; sadece devletin, sadece belediyenin, sadece mühendisin, sadece müteahhidin değil; hepimizin ortak sorumluluğudur. Bugün alınmayan önlem, yarın bir canın bedeli olabilir.   Kazım İLHAN Sosyolog ve Aile Danışmanı    
Ekleme Tarihi: 29 Ağustos 2026 -Cumartesi
Kazım İLHAN

NEPAL BİZE NE ANLATIYOR?

Nepal'de yaşanan sel felaketinin bilançosu ağırlaşıyor.

Yüzlerce insan hayatını kaybetti, yüzlerce kişi kayıp. Evler, yollar, köprüler ve altyapı büyük zarar gördü.

Bir doğa olayı, birkaç dakika içinde büyük bir yıkıma dönüştü.

Peki bu felaket yalnızca Nepal'in sorunu mu?

Hayır.

Çünkü biz bu görüntülere yabancı değiliz.

Karadeniz'den Ege'ye, Türkiye'nin farklı bölgelerinde yıllardır sel ve taşkınlarla karşı karşıya kalıyoruz.

Şiddetli yağışlar, taşan dereler, kapanan yollar, yıkılan köprüler ve su altında kalan evler artık hafızamızda yer etmiş durumda.

Her sel felaketinden sonra aynı soruları soruyoruz:

Dere neden taştı?

Neden o ev oraya yapıldı?

Köprü ve menfezler yeterli miydi?

Dere yatağı korunabildi mi?

Erken uyarı yapılabildi mi?

Daha önce aynı yerde yaşanan sel bize ne öğretti?

Ve belki de en önemlisi:

Biz gerçekten ders aldık mı?

Doğayı suçlamak kolay, ihmali sorgulamak zor

Sel bir doğa olayıdır.

Ancak selin afete dönüşmesi her zaman yalnızca doğanın sonucu değildir.

Dere yatağına yapılan yanlış yapılaşma, yetersiz altyapı, tıkanan menfezler, köprülerin su ve rüsubat kapasitesinin iyi hesaplanmaması, plansız kentleşme, ormansızlaşma ve riskli alanlarda ısrar edilmesi felaketin boyutunu büyütebilir.

Bu nedenle her yağıştan sonra yalnızca “çok yağmur yağdı” demek yeterli değildir.

Risk nerede?

Neden orada?

Daha önce uyarı yapılmış mıydı?

Gerekli önlem alınmış mıydı?

Bunları da konuşmalıyız.

Karadeniz'den Ege'ye aynı gerçek

Karadeniz'in dereleri de Ege'nin taşkın riski taşıyan havzaları da bize aynı gerçeği hatırlatıyor:

Yağmur yağacak.

Bazen çok yağacak.

Bazen kısa sürede olağanüstü miktarda yağış düşecek.

O halde bizim görevimiz yağmurun yağmasını engellemek değil;

yağmurun afete dönüşmesini engellemektir.

İzmir'de de son dönemde Seferihisar, Menderes, Urla ve Çeşme'de dere ıslahı, taş tahkimatı, dere temizliği ve yaya güvenliği çalışmaları yapılması bu riskin artık yalnızca teorik bir mesele olmadığını gösteriyor.

Ancak yapılan her çalışmanın yanında şu soruyu da sormalıyız:

Risk tamamen ortadan kaldırıldı mı, yoksa yalnızca azaltıldı mı?

Çünkü afet yönetiminde asıl başarı, tehlike ortadan kalktığında değil; tehlike gerçekleştiğinde can kaybı yaşanmadığında ölçülür.

Peki, ne yapmalıyız?

Birincisi:

Dere yatakları ve taşkın riski bulunan alanlarda yapılaşmaya kesin sınırlar getirilmelidir.

İkincisi:

Geçmişte sel yaşanan bölgeler yeniden ve bilimsel kriterlerle değerlendirilmelidir.

“Bir kez oldu, bir daha olmaz” anlayışından vazgeçilmelidir.

Üçüncüsü:

Köprüler, menfezler, yollar ve altyapı sistemleri geleceğin yağışlarına göre yeniden hesaplanmalıdır.

Çünkü dünün yağış hesabıyla yarının afetini yönetemeyiz.

Dördüncüsü:

Erken uyarı sistemleri bütün riskli havzalarda yaygınlaştırılmalıdır.

Ancak erken uyarı yalnızca telefonumuza gelen bir mesaj olmamalıdır.

Uyarı;

Tespit → alarm → tahliye → güvenli bölge

zincirinin tamamını kapsamalıdır.

Beşincisi:

Her yerleşim yerinin gerçek bir tahliye planı olmalıdır.

Vatandaş yağmur başladığında ne yapacağını değil, yağmur başlamadan önce nereye gideceğini bilmelidir.

Altıncısı:

Sel sonrası yalnızca zarar tespiti yapılmamalıdır.

Eğer aynı bölgede daha önce de sel yaşanmışsa;

  • Ne yapılmıştı?
  • Ne yapılmamıştı?
  • Hangi uyarılar dikkate alınmadı?
  • Yapılaşma kararları doğru muydu?
  • Altyapı yeterli miydi?
  • Önceden belirlenen riskler neden giderilmedi?

bunların tamamı ortaya konulmalıdır.

Gerekirse idari ve adli soruşturmalar yürütülmeli, ihmali veya kusuru bulunanlar varsa bunun hesabı hukuk önünde sorulmalıdır.

Bu bir suçlu arama meselesi değildir.

Bu, bir sonraki can kaybını önleme meselesidir.

Sorumluluk yalnızca yönetimlerin değildir

Burada başka bir gerçeği de konuşmamız gerekiyor.

Afetlerde bütün sorumluluğu yalnızca yönetime yüklemek de doğru değildir.

Devletin görevi;

planlamak, denetlemek, uyarmak ve önlem almaktır.

Yerel yönetimlerin görevi;

imar kararlarını bilimsel gerçeklere göre vermek, altyapıyı hazırlamak ve riskli alanları korumaktır.

Müteahhidin görevi;

Kazancı değil, can güvenliğini öncelemektir.

Mühendisin görevi;

Bilimin gereğini yerine getirmektir.

Vatandaşın görevi ise;

Kurallara uymak, riskli alanlarda yapılaşmayı talep etmemek ve yapılan yanlışlara sessiz kalmamaktır.

Medyanın görevi;

Felaket olduğunda görüntü vermek kadar, felaket olmadan önce tehlikeyi de anlatmaktır.

Ve toplumun görevi:

“Bize bir şey olmaz” anlayışından vazgeçmektir.

Çünkü su unutmaz

Bir dere yatağına yapılan yapı, bir gün unutulabilir.

Bir menfezin yetersizliği gözden kaçabilir.

Bir uyarı dikkate alınmayabilir.

Ama su bunların hiçbirini unutmaz.

Su, önüne konulan engeli aşmanın bir yolunu bulur.

Bizim yapmamız gereken ise suyla savaşmak değil, suyun yolunu bilmek ve ona göre yaşamaktır.

Nepal'deki felaket bize bir kez daha gösteriyor:

Doğayı küçümsemek ağır bedeller ödetir.

Karadeniz bunu yıllardır söylüyor.

Ege de farklı zamanlarda aynı uyarıyı yapıyor.

İzmir'de bugün dere yataklarının temizlenmesi ve taşkın riskine karşı altyapının güçlendirilmesi için çalışmalar yürütülmesi, tehlikenin ciddiyetini gösteriyor.

Artık her selden sonra aynı cümleyi kurmak yerine, sel gelmeden önce aynı soruları sormalıyız.

Çünkü gerçek başarı;

Selden sonra yaraları sarmak değil, sel gelmeden önce can kaybını önlemektir.

Ve unutmayalım:

**Afet kaçınılmaz olabilir.

Felaket ise çoğu zaman önlenebilir.**

Toplumun Nefesi

Bizim meselemiz suçlu bulmak değil, sorumluluk bilincini büyütmektir.

Çünkü bu ülkede güvenli bir şehir;

sadece devletin, sadece belediyenin, sadece mühendisin, sadece müteahhidin

değil; hepimizin ortak sorumluluğudur.

Bugün alınmayan önlem, yarın bir canın bedeli olabilir.

 

Kazım İLHAN
Sosyolog ve Aile Danışmanı

 

 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve vezirkopruozlem.net sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.