Haber Detayı
01 Şubat 2020 - Cumartesi 11:34 Bu haber 5584 kez okundu
 
KAYBOLAN KÜLTÜRÜMÜZ- PANAYIRLAR
YEREL Haberi
KAYBOLAN KÜLTÜRÜMÜZ- PANAYIRLAR

Sararmış kuru yapraklar ömürlerini geçirdikleri dallara veda ederken, isteksizce hafif hafif kavis çizerek yavaşça yere inerler. Çoğunlukla sarının hakim olduğu doğada yer yer turuncu, kırmızı, kahverengi ve az da olsa yeşilin farklı tonlarının oluşturduğu renk cümbüşü, insanı kasvete sürüklemekle kalmaz; aynı zamanda maziye götürüp, mesut ve mutlu günler kadar, ayrılıkları ve vedaları da hatırlatarak yaşam sevincini törpüler. Gökyüzünde toplu halde uçan göçmen kuş sürüleri,  serseri mayın gibi sağa sola savrularak ve gürültülü sesler çıkararak, uzak diyarlara gideceklerinin sinyalini verirler.

 

Sonbahar hazan mevsimidir. İnsanların duygu yoğunluğu yaşadığı, doğanın ve insanın yorgun düştüğü dönemdir.

 

Her yıl yaşadığımız bu ruhsal dağılma ve yorgunluğu üzerimizden attığımız adeta rehabilite edildiğimiz yerler, panayırlardı.

 

Panayır; 1990’lı yılların başlarına kadar ilçemizde, her yıl eylül sonu veya ekim ayları başında başlar. 10-15 gün çeşitli eğlence, oyun, spor, alışveriş ve farklı etkinliklerle insanlarımızı dinlendirir, eğlendirir, mutlu ederdi.

 

Kırsalda ürün tarladan kaldırılıp ya ambara indirilmiş ya da satılmıştır. Makineli ve fenni tarım (içinde bulunduğumuz zamana göre) çok yetersiz olduğu için aylardır toprakla adeta savaşan köylüler savaşı kazanmanın mutluluğu içinde olsa da, fiziksel ve ruhsal yönden yorulmuş ve yıpranmıştır. İşte panayırın zaman olarak seçimi kırsaldaki bu takvime göre planlanırdı.

 

Panayırların tarihi, pazarların tarihi ile başlar. İnsanoğlu ürettiği malın fazlasını ihtiyacı olana verirken, ondan da ihtiyacı olan bir şeyleri almıştır. Uzun yıllar takas yoluyla yapılan ticaret çeşitlenmiş, gelişmiştir. Paranın icadından sonra takas usulünden vazgeçilmiştir. Büyüyen pazarlara çocuklar ve gençler için eğlence yerleri ilave edilerek küçük pazarlarla başlayan ticaret, çok değişik etkinlik ve faaliyetlerinde yer aldığı panayıra doğru evrilmiştir.

 

Ülkemizde panayır etkinlikleri büyük çoğunlukla Roman Vatandaşlarımız tarafından organize edilir. Lunapark, şans oyunları, hayvanat bahçeleri, eğlence, oryantal dans vs. aktiviteler başta Trakya Bölgemiz olmak üzere Balıkesir ve İzmir yöresinde yaşayan Roman Vatandaşların tekelindedir. Bunların dışında kalan lokanta ve kahvehaneler ile alışveriş çadırları yerli esnaf tarafından kurulurdu.

 

Çalgı-çengi, dans, müzik, hareket Roman Vatandaşlarımızın hem geçimi, hem de yaşam biçimidir. Onlara ait alt kültürün temeli olan bu değerler, toplum kültürümüzün bir zenginliğidir.

 

Televizyon yayınları, internet ve cep telefonunun olmadığı yıllarda ülkemizin önemli müzik, tiyatro ve oryantal dans sanatçıları gruplar oluşturarak Anadolu Turnesine çıkarlardı. Her gün değişik bir il veya ilçede program yaparlar, aylar süren süreç içinde Anadolu’da onlarca il ve ilçede sahne alırlardı. İlçemiz Vezirköprü’ye de dönemin önemli sanatçıları bu şekilde gelmişlerdir. Panayırlarda aynı sistemle belli bir güzerğahı takip eder, ancak 10-15 gün süren dilimlerle değişik yerlerde düzenlenirdi. 

 

Açılışı günler sonra yapılacak olan panayırın ilk kamyonu ilçeye gelip malzemeleri indirmeye başladığında,  “Panayır geldi.” haberi tüm ilçeye kısa sürede yayılırdı. Özellikle çocuklar hemen panayırın kurulacağı yere giderdi. Panayırcılar eşyaları indirirken aralarda gezilir, nelerin kurulacağı hakkında araştırma yapılırdı. Ertesi günü sabahtan itibaren kısa sürede hazırlanmış langırt (masa futbol oyunu) ve bazı küçük oyuncaklar faaliyete geçmiş olurdu. Saatler ilerledikçe özellikle çocuk ve gençlerin sayısı artar, artık panayırcılar para kazanmaya başlardı.

 

Birkaç panayırda aktiviteleri halka duyurmak için tahta bacak ve Palyaço Boncuk, arkalarına takılan onlarca çocuk ile cadde ve sokaklarda gezerek reklam yapmışlardı. Hele Boncuk’un eğildiği zaman poposundaki minik ampulün yanması çocukları çok güldürür ve eğlendirirdi.

 

Panayır, 1990’lı yıllara kadar ilçemizde her yıl sonbahar aylarında kurulmuştur. 1970’li yıllardan itibaren Belediye Başkanı İsmail Hakkı Koç döneminde ( 1973-1977) adı Köprülü Mehmet Paşa Panayır ve Festivali olmuştur. Ancak zamanla ülkemizdeki değişim ve dönüşüm süreci panayırları işlevsiz hale getirmiştir.

 

1970’li yıllara kadar şimdiki Hükümet Konağının bulunduğu yere kurulan panayırlar, ilçenin gelişmesine paralel olarak devamlı yer değiştirerek şehrin o zaman ki kenar mahallelerinde boş alanlara kurulmaya başlanmıştır. Kapalı sebze pazarının bulunduğu yer, Deniz Mobilya’nın ve Çamlık Parkı’nın karşısındaki yerler, Vezirköprü Otogar’ının olduğu yer başta olmak üzere o zamanki boş alanlar panayırlara ev sahipliği yapmıştır.

 

1970 öncesinde, çok uzun yıllar şimdiki Hükümet Konağının olduğu yere panayır kurulmuştur.. O yıllarda Hükümet Konağı, PTT, Diş Sağlığı Merkezi, arkadaki iş yerlerinin hiçbiri olmadığından o alan bomboşmuş… Panayır olduğu zamanlarda Vezir Otel arkasındaki evlerde ikamet edenler, geceleri panayır için getirilen yabani ve vahşi hayvanların yüksek seslerinden uyuyamazlarmış. Panayır bitimine yakın, alanın kenarına ağaçlardan tribün yapılırmış. Güreş yapılan son 2 günde protokol üyeleri ve erken gelenler bu tribüne otururlarmış. Panayır ekim ayı ortalarında bittiği için bu tribün panayır bitince kaldırılmaz, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nda da kullanılıp, sonra sökülürmüş.

 

Panayırlarda çocuk ve gençlere yönelik dönme dolaplar, uçan sandalyeler, atlı karınca, tahta bacak, palyaçolar, motosikletle akrobasi gösterisi, tüfek atışı, penaltı atışı, deniz kızı, çarpışan arabalar, masa topu oyunları dışında hayvanat bahçeleri, halkacılar, insanların ihtiyaçlarına yönelik her türlü yiyecek, içecek, giyecek, mutfak eşyası satanlar, lokantalar, çay ocakları ve onlarca seyyar satıcı olurdu. Bu yerlerin bir kısmının sadece üstünde çadır olurken, bir kısmının her tarafı çadırla kaplıydı.

 

Panayırlara komşu, akraba veya arkadaş grupları ile gidilirdi. Panayırlar hafta sonları gün boyu , hafta arası ikindiden sonra gece yarısına kadar  çok kalabalık olurdu. Artık hayatın akışı kendi haline bırakılmaz, panayıra göre planlanırdı. Evlerde ailenin her ferdinin ortak beğenisiydi panayırlar. Hele küçük çocuklar lunaparktan hiçbir zaman ayrılmak istemez, tüm oyuncaklara binmek isterlerdi. İstediği yapılmayan çocuk vaveylayı kopartır, hemen çeşmelerini açar ve kendilerini yerlere atarlardı.

 

1950 ve 1960’lı yıllarda panayırların çok canlı ve zengin olduğunu söyleyen kaynaklar, o dönemde büyük çadır tiyatrolarının geldiğini, bu tiyatrolara bayanların da çok ilgi gösterdiğini belirttiler. Bayanlar için özel bölümlerin bulunduğu çadır tiyatrolarında piyeslerin, skeçlerin, çeşitli eğlencelerin ve oryantal dans gösterisinin yapıldığını belirttiler. Bu tiyatrolar sayesinde ülke çapında meşhur olan Hülya Babuş ve Prenses Semiramis gibi oryantal dans sanatçılarını izlediklerini aktardılar. Programın müzik kısmında merhum Salim Yücel’in cümbüşü ile saz heyetine katıldığını öğreniyoruz.

 

Panayırlarda tiyatro kültürünün zamanla yozlaştığını görüyoruz. Sanatın en önemli türlerinden biri olan tiyatro, bazı kesimlerin dilinde (tayatura)‘ya dönüşmüştür. Yukarıda bahsettiğimiz çadır tiyatrolarından, dansöz çadırlarına evrilen oryantal dans sadece cinsel obje haline dönüşmüş; son yıllarında kimilerinin (tayatura) kimilerinin de (dansöz çadırı) dediği yerlerde oryantal dans sanatçıları değil, Roman kızları dansözlük yapmışlardır.

 

Oryantal dansın, bazı kesimlerce (tayatura)’ya dönüştüğü yıllarda ilçemizde bir ilan veriliyor. Gece bir mekanda tiyatro gösterisi olacağı duyuruluyor. İlanı duyan bir hemşehrimiz 2-3 arkadaşı ile bu etkinliğe gidiyor. Perde açılıyor. piyes, müzik, skeç vs. program akarken, bizim arkadaşlardan birisi, saatini yanındakine göstererek “ Yav… Baksana bir saat oldu. Nerede kaldı bu dansöz?” diyor.

 

Panayırlara hem görsel, hem de işitsel yönden renk katan ve ailemizden biri gibi bildiğimiz seyyar satıcıların kültürümüzdeki yeri bir başkadır. Sinema önleri, düğünler, bayramlar, panayırlar, ramazan geceleri, okul önleri… Kısaca insanların kalabalık olduğu her yerde onlar vardı. Hemen hepsini tüm ilçe tanırdı. O dönemlerden aklımda kalan seyyar satıcılar: Simitçi Mahir, Canikçi Mustafa, kolunda simit sepeti veya satması için eline verilen ayakkabıyı duyururken “ Ararsınız beni” diye bağıran Harita, Dondurmacı Kel Zeki, 1974 yılı öncesi “ Roma’dan tayyare ile gelen dondurma” diye bağıran, 20 Temmuz 1974 Kıbrıs Barış Harekatı sonrası sloganını “ Kıbrıs’tan tayyare ile gelen Beşparmak  Dağlarının Kaymağından yapılan dondurma” diye satış yapan Dondurmacı Arslan Fedaikaplan, Dondurmacı Hakkı, Mahalle aralarında “ Don…  Don…Don…Dondurmam Kaymaklı” sloganı ile satış yapan Dondurmacı Mehmet, Dondurmacı Battalın Faik, yaptığı muhteşem Şam Tatlısının formülünü kimseye veremeden vefat eden Gadim Usta, Pamuk Helvacı Soruklu Ali, Çekirdekçi Arslan, Çekirdekçi Mehmet Emmi, Çekirdekçi Mehmet Aktosun…

 

Delikanlıların en çok ilgi gösterdiği yerler; süslü, esmer güzeli, makyajlı kızların görev aldığı halkacılar, fal bakıcılar ve tüfek atıcılarıydı. Kaşlarıyla, gözleriyle  ve özellikle sözleriyle  cilve yapan Roman Kızları, oyun tezgahlarına yaklaşan delikanlılara “Abe yakışıklı oğlan, gel bir halka atsana.”, “ Maşallah Artiz gibisin…. Canım… Cicim…” gibi sözlerle delikanlıları etkilerlerdi. Bazen de ellerini tutup, kollarına halkaları takıp oynamalarını sağlarlardı. Onların bu cilveleri ve sohbetleri delikanlıların bazılarını öylesine etkilerdi ki, onlara aşık olanlar bile olurdu. Uzun yıllar önce Vezirköprülü bir gencin panayırcı roman kızla kaçıp evlendiği anlatılır. Yine bu kızlara bağlanan bazı delikanlıların, panayırın Boyabat’a taşınması ile kızı görmek için devamlı Boyabat’a gittikleri, hatta bazı hemşerilerimizin bunların peşine takılıp, onlarla diyar diyar gezip evlendiklerine bile şahit olanlar vardır.

 

1970’li yılların başında Saathane çevresinde gezerken Ahmet Şeper’in Saathane’nin kapısını bayağı büyükçe bir anahtarla açtığını gördüm. (Ahmet Şeper, Saatçi Hakkı Emmi’nin oğlu olup, çocukluktan arkadaşımdır.) Hemen yanına gittim. Beraberce helezon biçimindeki merdivenlerden şerefeye çıktık. Hayatımda ilk defa bu kadar yüksek bir yere çıkmıştım. Aşağıya baktığımda aniden gözlerimin karardığını, başımın döndüğünü ve nabzımın yükseldiğini fark ettim. Hemen elimle şerefedeki demirleri tutarak çömeldim. Kalbim sanki göğüs boşluğundan fırlayacak gibi atıyordu. Midem bulanmaya başladı. Gözlerimi kapattım. Ahmet, şerefenin hizasında gövdenin içinde bulunan saatin motoru ile uğraşıyordu. Çömelmiş vaziyette yavaş yavaş yürüyerek şerefenin kapısından girdim, Ahmet’in yanına geldim. Ona bir şey hissettirmedim. Kapalı yere girince, hayati fonksiyonlar yavaş yavaş  normale döndü. Bir müddet sonra aşağıya indik. Doktor olmaya gerek yoktu. Durum anlaşılmıştı. Bende yükseklik fobisi vardı.

 

3-5 yıl sonra panayırda arkadaşlarla geziyoruz. (Ancak ben o olaydan sonra, dönme dolap, uçan sandalye gibi ayağın yerden kesildiği oyuncaklara yaklaşmıyorum bile.) İçimizden birisi, uçan sandalyeye binelim, diye tutturdu. Diğerleri kabul ettiler.(Erkekliğimize halel gelmesin.) diye sesimi çıkaramadım ancak daha binmeden yine kalbim “küt küt” atmaya başladı. Başladım kendi kendimi ikna çalışmalarına… (Önceden yıllarca bindin, hiçbir şey olmadı… Hem burası Saathane kadar yüksek değil… Senden küçükler bile biniyor, bir şey olmaz… vb.) Onlar bileti alır almaz, koşarak çıktılar ve demir sandalyelere oturdular. Ben en arkadan çıktım. Boş olan sandalyeye oturdum, arkadaşlarımdan uzağa düşmüştüm. Derken kısa bir müddet sonra sandalyeler harekete geçti. Yavaş yavaş yükselmeye başladık. 5-6 turdan sonra korkumun azaldığı hissettim. İçimi sevinç kaplamıştı. Korkumun üzerine gidip kendimi motive etmeliydim. Ben artık bu fobiyle baş edebilecek bir insandım… (İyi ki binmişim.) diye düşündüm. Moralim yerine gelmişti ki birden arkaya doğru çekildiğimi hissettim. Nabzım yine tavan yaptı. Korkuyla kafamı yavaşça arkaya çevirdim. Arkamda ki esmer ağabey oturduğu demir sandalyeden düşmememiz için önümüze takılan zincir üzerine abanmış, aynen uçan Süpermen gibi pozisyon almış ve benim sandalyenin arkasını tutuyor. Sandalyelerde bayağı hızlanmış durumdaydı. Korkudan yüreğim ağzıma gelmiş, sesim çıkmıyordu. Panayırcı olduğunu fark ettiğim esmer ağabey, benim sandalyeyi tuttuktan sonra doğruldu ve sandalyesine oturdu. “Ne yapıyorsun?” dememe kalmadan,  ayakkabılarının tabanını benim sandalyenin arkasına yerleştirdi, bütün gücüyle itiverdi. O anda benim sandalye yörüngesinden çıktı, gökyüzüne doğru hareketlendi. Korkum şoka dönüştü. Adeta atmosferdeki üst tabakaya doğru tek başıma uçuyordum. Uçtum… uçtum… Sonra başladık irtifa kaybetmeye, bu seferde aşağı doğru hareketlendik. Artık bizim sandalye, gökyüzünde yörüngesinden çıkıp, uzay boşluğuna doğru yanarak düşen göktaşı gibiydi. Bir yukarı, bir aşağı derken, ben bildiğim duaları okuyorum. Bir süre bu böyle devam etti, Sonra normale dönüyordum ki, bizim arka komşu, beni yine yakaladı. Bir tekme daha… bir tekme daha… Yine aynı kısır döngü… “Allah’ım ben buradan sağ inebilecek miyim”  Gözlerimi kapattım, Sersem gibiydim, korkudan tir tir titriyordum.”Eğer sağ salim yere inersem bir daha ayağımı yerden kesen oyuncaklara binmeyeceğim.” dedim. Allah’a şükür tek parça indim. Bir daha da lunaparkların yanına bile uğramıyorum. 

 

 
Vezirköprü’de toplumun her kesimine hitap eden, insanları eğlendiren, mutlu eden, heyecanlandıran, yeni dostluk ve arkadaşlıklara vesile olan panayırlarda istenmeyen olaylar ve kazalarda olmuştur. Öncelikle her panayırın olmazsa olmazı erkeklerin kavgalarıydı. Bazen bireysel, bazen topluluk kavgaları çok çeşitli nedenler sonucu ortaya çıkmıştır. Hatta 1960’lı yıllarda Vezirköprülü bir genç, kavga sonucu öldürülmüş. 

 

Panayırların en heyecan ve korku verici gösterilerinden birisi, tarihi ismi ile alamet-i üstüvane, bizim zamanımızda ki ismi ile motosikletli akrobasiydi. Tahtaların yan yana monte edilmesi ile silindirik biçimde oluşan duvarların iç kesiminde motosiklet ile yerden başlayan gösteri, duvara doğru devam eder. Merkez kaç kuvvetinin etkisiyle, yer çekimine galip gelen motosiklet cambazı silindirik ahşap duvar üzerinde hızlı bir şekilde dönmeye başlar, hızla dönen motosiklet yavaş yavaş yukarı doğru yükselir, bazen seyircilerin bulunduğu zirveye öyle yaklaşırlar ki, seyirciler korkudan geriye kaçarlardı. İlerleyen dakikalarda yere inen motosiklet cambazı arkasına yine motor cambazı bir bayanı alır ve yine motosikletle duvarda dönmeye başlar, arkadaki bayan öyle hareketler yapar ki tüm seyircilerin yüreği ağzına gelirdi. Finalde ise iki akrobat motosiklet cambazı motorlarına binerler, ayrı yönlerde hareket ederek, duvarda dönerler. Tüm seyirciler heyecanla, karşılıklı dönen cambazların çarpışmadan döndüklerini izlerlerdi. Artık gösterinin sonuna doğru duvarda hızla dönen cambaz göğsünde sakladığı Türk Bayrak’ını çıkarır ve yüzünün bir kısmını da kapatacak şekilde ön tarafına yerleştirirdi. Direksiyonu bırakıp, kollarını yanlara açar, arkasında ki bayan cambaz ayakta, dönüşe devam ederler. Nefeslerin tutularak izlendiği bu sahneden sonra gösteri biter, korku ve heyecanı gösteri boyunca yaşayan seyirciler şaşkınlık ve hayranlıkla izledikleri gösteriyi, yanlarındakilerle coşkulu bir biçimde paylaşarak alandan ayrılırlardı. Yine 1960’lı yıllarda bu gösteriyi yapan erkek akrobatlardan biri hızlı şekilde dönerken motosiklet ile birlikte yere düşüyor, beli kırılıyor. O günleri hatırlayanlar, o akrobatın 2-3 yıl sonra panayıra tekerlekli sandalyeyle geldiğini söylüyorlar. 

 

Davul zurna sadece güreşlerin değil, panayırın da güzelliklerinden biriydi. Panayır davul zurna ile başlar, onunla biterdi. Davul ve zurnacının hem çalıp hem de ilginç figürlerle oynamaları görsel bir zenginlik oluştururdu. Bu aktiviteyi yapanlardan aklımıza gelenler şunlardır: Davulcu Şerif, Davulcu Cındığın Ahmet,  Davulcu Nalbatlılı Kerpiç Mehmet, Davulcu Adil, Zurnacı Karkucaklı Salim…                                          

 

Davulculardan konu açılmışken Davulcu Şerif ile ilgili bir anıyı, Vezirköprü Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı ve Vezirköprüspor’un unutulmaz kalecisi Abdülkadir Fişekçi’den dinliyoruz. “1970’li yılların başı… Vezirköprüspor amatör olarak katıldığı Samsun 1.Amatör Liginde ilk maçına gidecek. Maç Samsun Eski Stadında Çarşambaspor ile… Maça kalabalık bir kafileyle ve iddialı gidiyoruz. Davulcu Şerif’i de kafileye aldık, seyircilerimizi coştursun diye… Davulcu Şerif (O düğün senin, bu düğün benim) ekmeğinin peşinde bir adam. Futboldan anladığı yok.  (Topu görse bomba sanır.) modunda bir gariban. O yüzden otobüste anlatıyoruz; “Top direklerin içinden geçerse gol olur. Biz gol atınca, başlayacaksın davula vurmaya, seyircimizi coşturacaksın.”, “Tamam. O iş kolay.” diyor. Stada indik, Davulcu Şerif ve az sayıda seyircimiz kapalı tribüne girdiler. Çarşamba taraftarı da orada ve çok kalabalıklar. Maç başladı. Bir süre sonra Çarşambaspor bize bir gol attı. Çarşamba taraftarı Goolll diye, coştu. O sesle birlikte Davulcu Şerif’te davula bütün gücü ile vurarak, Çarşambalıları daha çok coşturdu. Tezahürat bittikten sonra yöneticilerden biri Davulcu Şerif’e “Golü biz atınca, davulu çalacaksın. Çarşamba atınca çalma!” demiş. Aradan bir müddet geçince, Çarşamba bir gol daha attı. Seyirciler yine Goolll diye bağırıp, coşunca Davulcu Şerif yine başlıyor, davulu çalmaya… Bakmışlar ki Davulcu Şerif’e bu işi anlatmak çok zor, bırakmışlar kendi haline. Maçı 5-0 Çarşambalılar kazandı. Rahmetli Davulcu Şerif her golden sonra davul çalarak adeta Çarşambalılara çalıştı.”

 

Panayırlı günler çok hızlı geçerdi. Daha tam tadına doyamadan, bitime 2 gün kala uygun bir alanda güreşler yapılırdı. Ücretli olduğu için etrafı çevrili olan Çamlık, Namazgah, YİBO gibi yerlerde, küçüklerin kategorilerinden başlayarak güreşler yapılırdı. Davul ve zurna eşliğinde yapılan güreşler çok ilgi görürdü.1950 ve 1960’lı yıllarda 4 defa Kırkpınar Başpehlivanı ve 1 defa minderde dünya üçüncüsü olan Ladik’li İbrahim Karabacak güreştiği yıllarda her zaman Vezirköprü Panayırının Başpehlivanı olmuştur. Güreşi bıraktıktan sonra da uzun yıllar, ilçemiz güreşlerinde hakemlik yapıp, ilçemizde güreş sporuna büyük katkılarda bulunmuştur. Kırkpınar başpehlivanlarından Ordulu Mustafa ve Tokatlı Dünya Şampiyonu Hüseyin Akbaş ta ilçemizde ki panayırda değişik yıllarda başpehlivan olmuşlardır. Güreşlere çevre il ve ilçelerden çok sayıda seyirci ve güreşçi katılımı olmuştur.

 

Güreş konusu açılmışken eski otobüs şirketi sahibi İbrahim Beşer anlatmıştı. “ 1960’lı yıllarda, şimdi Belediye İş Merkezinin bulunduğu yerin bir kısmının tarla olduğu zamanlarda, bir Camii yararına güreşler düzenlendi. Küçüklerden başlayan güreş, başaltına kadar yapıldı.-Başpehlivanlar soyunsun- ilanı ile Kırkpınar başpehlivanlıkları bulunan İbrahim Karabacak soyunup ortaya çıktı. Heybetli, dağ gibi adam… Bekle bekle başka soyunan yok. Başa niyetlenenler korkudan soyunamıyor. Derken hakemliği yapan Hacı Selahattin Tuncer, İbrahim Karabacak’a diyor ki.-Sana rakip çıkmadı. Başpehlivanlık ve ödülü senin…  Ancak buradan Çınar Ağacına kadar peşrev çekerek gidersen, bu ödülü sana gönül rahatlığıyla veririz.- diyor. İbrahim Karabacak önde peşrev çekerek, yanında Hacı Selahattin Tuncer, arkalarında yüzlerce güreş seyircisi Çınar Ağacı yanına kadar gittik. Orada peşrevi bırakan İbrahim Karabacak oradan Orta Hamam’a gitti.”

 

Panayır, festival, sünnet vb. aktiviteler konu olunca ilçede akla gelen ilk insanlardan biri Hacı Selahattin Tuncer’dir. O dönemlerde bırakın Vezirköprü’yü, çevre il ve ilçelerden birçok insan onu tanırdı. Hayatının değişik dönemlerinde kasaplık, saatçilik, berberlik, ayakkabı tamirciliği, sünnet, iğne. pansuman, tansiyon ölçme işlerini yapmış, güreş hakemliği, at yarışı hakemliği, hac organizasyonu, açık arttırma vb. birçok aktivitede görev almıştır. Acizane görüşüm eğer insanların özgüvenlerini ölçen bir alet yapılsaydı, Hacı Selahattin Tuncer’in özgüveni baz alınırdı. Her topluma girebilen, insanlarla rahatlıkla hemen kontak kurabilen, her konuda az çok bilgi ve birikimi olan biriydi. Benim izlediğim 1970 ve 1980’li yıllarda yapılan güreş ve at yarışlarının hakemliğini ve yine güreşlerin cazgırlığını Hacı Selahattin Tuncer yapmıştır.

 

Güreşlerin sonlarına doğru, güreş meydanının ortasına masa ve üzerine çıngıraklı saat yerleştirilirdi. Saat görevli tarafından ileri bir saat dilimine kurulurdu. Bunun amacı önümüzde ki yılın panayır güreş ağasını seçmekti. Saat kurulduktan sonra güreş ağası olmak isteyenler, para verirler, isimleri anons edilirdi. Şimdiki gibi açık artırma olmazdı. İsteyen herkes cüzi miktarlarda para verip, aday olurdu. Bazı güreş severler isimlerinin duyulması için 1-2 defa para verip, çekilirken, iddialı olanlar zil çalıncaya kadar, periyodik para verirlerdi. Yaklaşık 20-30 dakika sonraya kurulan zil çalmadan önce kimin adı anons edilmişse o güreş ağası olurdu. Seçilen güreş ağası bir sonra ki yılın ağası olurdu. Aklımda kalan güreş ağaları Kavrazlı Mehmet Ağa( Mehmet Bekdemir) ve eski Vezirköprüspor Başkanlarından Ahmet Önal’dır.

 

Güreşler panayırın son günü başpehlivanın belirlenmesi ile biterdi. Artık kalan faaliyet at yarışları olurdu. Şimdiki Otogarın alt tarafına at yarışları için önceden koşu güzergahı hazırlanırdı. Gerek ilçemizden, gerek komşu il ve ilçelerden cins İngiliz ve Arap atları yarış için getirilirdi. Bunların çoğu heybetli sadece yarış için beslenen atlardı. İlçemizde değişik yıllarda yarışa katılan; Deli Bekir’in, Nalbant Ali Rıza Sonkaya’nın, Şoför Celal Karataş’ın, Kazım Çelebi’nin, Kel Kamilin Necmi’nin, Havza’dan Un Fabrikası sahibi Salim Çonoğlu’nun, Bafra’lı Kocakarı’nın yarış atları vardı. Canlı Kaynaklar ilçemizden yetişen iyi jokeylerden birinin Kambur Ekrem (Ekrem Güneş) diğerinin Efe Necmi (Necmi Aksel) olduğunu belirttiler.

 

Sümer’den emekli Faruk Morul, Efe Necmi (Necmi Aksel); ile ilgili bir anısını anlatıyor “Bir gün setende çalışıyoruz. Efe Necmi cins bir atla (İngiliz atı) ile geldi. Bizim atlara bakarak çok heybetli bir at. Efe Necmi Vezirköprü’de panayırların finalinde yapılan at yarışlarının değişmez jokeyiydi. İdeal bir jokey fiziği vardı. Kısa boylu ve az kilolu…O dönem jokey Ekrem Kurt Türkiye için ne ise Vezirköprü’de de Efe Necmi oydu. Bu cins atın setende çalıştırılmasını istiyordu. Tabi biz şaşırdık. O heybetli İngiliz atı yarışlarda kaybettiği için Efe Necmi kızmış. Atı “Seten beygirliği” ile cezalandırmak istiyormuş. Olmaz desekte ikna edemedik. Aşırı ısrarı üzerine kabul ettik ama hamut olmuyor. ( Hamut:Araba atlarına takılan tahta halka) Orda bulunan kamışlardan hamut yapıldı. Atın boynuna geçirildi. At setene girdi ama yüksekliği ve iriliği yüzünden setende hareket edemedi, kısaca çalışamadı.. Bunun üzerine Efe Necmi atı aldı ve kızarak oradan uzaklaştı tabi bu, orada bulunanlar tarafından gülüşmelere neden oldu.”

 

Ben sokak kültürünün, sinema ve sinema önü kültürünün, panayır kültürünün kişiliğimizin oluşumunda çok etkili olduğunu düşünüyorum. Kendini ifade, sosyalleşme adına buralar mektep olmuştur. Hatta o zamanlarda çok eleştirilen Tommiks, Teksas, Zagor gibi çizgi romanlar; okuma alışkanlığı, çok yönlü düşünebilme, hayal gücünü zenginleştirme açısından bize çok şeyler kattığına inanıyorum.

 

Zamanında hayatımızda çok önemli yeri olan panayırların kurulmaması nedeniyle büyük bir boşluk oluşmaya başladı. Bu boşluğu doldurmaksa şimdilerde teknolojik cihazlara kaldı. Ancak hiçbiri o zaman ki panayırların bizlere kazandırdığı duygu ve davranışların yerini dolduramadı.
 
 
    Kaynaklar:      
    Rıfat Dönmez- Emekli Başçavuş
    Recai Saka-Bakırcı ve Kalay Ustası
    İbrahim Beşer- Eski Otobüs Şirketi Sahibi
    Abdülkadir Fişekçi-Vezirköprü TSO Başkanı 
    Faruk Morul-Emekli Memur     
Kaynak: Editör:
Etiketler: KAYBOLAN, KÜLTÜRÜMÜZ-, PANAYIRLAR,
Diğer Fotoğraflar
Diğer fotoğrafları büyük görüntülemek için üzerini tıklayın.
KAYBOLAN KÜLTÜRÜMÜZ- PANAYIRLAR
KAYBOLAN KÜLTÜRÜMÜZ- PANAYIRLAR
Yorumlar
Haber Yazılımı