Haber Detayı
11 Ocak 2020 - Cumartesi 09:46 Bu haber 6151 kez okundu
 
Kaybolan Kültürümüz - Sinemalar
Muammer Cebeci'nin kaleminden 'Kaybolan Kültürümüz - Sinemalar'
YEREL Haberi
Kaybolan Kültürümüz - Sinemalar

Camii tarafından Ganioğlu Çarşısına giriyorum. Sağdaki fırında lamba ışığında çalışan Ahmet Baştuğ’u görüyorum. Pişen ekmekleri kürekle alıyor. Sabaha hazırlık yapıyor. Sol taraftaki Mahir Dede’nin dükkanı kapalı. Fırının yanındaki dükkanın sahibi Hüseyin Özgönenel ise her zaman boş vakitlerinde yaptığı gibi gazete kağıtlarını katlayıp, hamur bulamacı sürerek kese kağıdı yapıyor. Elimize para geçtiğinde hemen bu dükkana gelir, pencere kenarında cam kavanozlara doldurduğu rengarenk cam ya da halka şekerlerinden alırdık. Onun kara sineklerle mücadelesi benim hafızamda yer etmiştir. Naylon sinek öldürücü ile başlayan savaşı, yıllar ilerledikçe bilim ve teknolojiye bağlı olarak silah türünü değiştirerek devam etmiştir. Yusuf Bildik’in dükkanında soba başında oturanları lamba güçlü olmadığı için gölge biçiminde görüyorum. Ama dükkanın dışında kapının yanlarına konulmuş kasalar içinde sebzeler görünüyor. Ali Dede dükkanın önüne küt sandalye bırakmış, kapı açık ve içerde kimse yok. Ya namaza ya da tuvalete gitmiş olmalı. Kuş Ali’nin Abdullah Çalışkan, sol taraftaki dükkanının önünden müşteriyi uğurlayıp, hemen karşıdaki dükkanına geçiyor. Yarım kalan kürek, balta, nacak vs. aletlerin sapını rende ile yapmaya devam ediyor. Aynen soyadı gibi çalışkan ve şipşak birisi. Sağ tarafta Müftü Hanının kapısı ve kahvehane kaldı. Sol tarafta köşede ise Feyzullahların fırını var. İçerde loş bir ışıkta çalışanlar ve yanlarında bekleşenler... Fırıncı Ahmet Erol, masasının yanında bulunan ve çarşıya bakan pencereyi açmış, kolları dirseklere kadar sıvalı bir biçimde masada oturuyor. 3 oğlu ile birlikte arı gibi iş yapıyorlar. Bu fırının eski ismi “Radyolu Fırın”imiş. Ben daha ilerdeki ağacın yanında bulunan Latif Çavuş’un Kahvehanesine gitmeyi planlıyorum. Çünkü büyükbabam Ahmet Cebeci’nin ikinci adresi orası. Hava durumuna göre kahve içinde veya önünde Latif Çavuş ve Ekmekçi Salih Üvez’le bir masada sohbet eder, şakalaşırlar. Ben o tarafa doğru ilerlerken sağ tarafa ayrılan sokaktan çok güçlü bir ışık kaynağı fark ediyorum. O tarafa bakınca vücudumun kimyası değişiyor.” Aman Allah’ım!.Kışlık sinema yıllar sonra tekrar açılmış.” diye düşünüyorum. Hemen o tarafa yönelirken, sinemadan yayılan arabesk müzik sesi beni alıp, yıllar öncesine götürüyor. Sinema kapısı açık; kapının yanlarında ve üstünde, kenarları lamba ile çevrilmiş tahta panolarda çeşitli film afişlerini görünce öyle mutlu oluyorum ki, içim içime sığmıyor. O mutluluğu kelimelerle ifade edemem. Bu haberi hemencecil  arkadaşlarıma ve komşulara duyurmayı planlıyorum. Ama bu sevincim, duygu yoğunluğundan olsa gerek beni uykumdan uyandırıyor.

 

Hayatımın 9 yılı sinemaya 200-250 metre uzaklıktaki baba evimizde geçti. Bu 9 yılın son 2-3 yıllık dilimdeki önemli olayları ancak hayal-meyal hatırlayabiliyorum. Fakat Ganioğlu Çarşısı ile sinema ruhuma öyle bir işlemiş ki, bu rüyanın benzerlerini uzun yıllardır sık sık görüyorum.

 

Vezirköprü’ye 1948 yılında  Motorhaneden elektrik verilmesi ile yaşam biraz daha aydınlanmıştır. Süreli de olsa elektriğin eve, işyerlerine ve kurumlara verilmesi hayatı biraz daha kolaylaştırmıştır. 1950 sonrası ise sinemalar peş peşe açılarak, üç yazlık ve bir kışlık sinema halka hizmet vermeye başlamıştır. Kışlık sinema Ganioğlu’nda  Üzüm Han’ın altına,yazlık sinemalardan Uğur Sineması eski Atatürk İlköğretim Okulunun yanındaki Sarıkaya Pasajının olduğu yere, Lale Sineması Belediye İş Merkezinde Ergin Eczanesinin bulunduğu yerden başlayıp eski Atatürk İlköğretim Okuluna doğru diklemesine (uzunca bir alan), Saray Sineması ise Yapı Kredi Bankası karşısında bulunan yere açılmıştı. Bu sinemalar günümüz sinemalarına göre çok daha geniş ve uzundu. Giriş kapısı ile beyaz perde arasında yaklaşık 40-50 metre mesafe vardı. 300- 350 seyirci kapasiteliydi.

 

Kışlık sinema, her tarafı kapalı olan iki katlı bir mekandı. Kışın soğuk günlerde ortada bir yerde soba yakılırdı.  İkinci katı balkon biçimindeydi. Sinemanın giriş kapısının hemen sağ tarafında ikinci kata çıkılan merdivenler vardı. Üst katta 60-80 seyircinin oturacağı sandalyeler ve film makinesinin bulunduğu makinist odası bulunuyordu. Giriş kapısının karşısında 2,5 - 3 metre ilerde sinemanın alt katına giriş kapısı, bu kapının sağ tarafında bilet satışı yapılan küçük bir gişe vardı. Kapının karşısında ve yaklaşık 40-50 metre uzaktaki beyaz duvar film gösteriminin yapıldığı yerdi. Bu duvarın sağ alt kösesinde tuvalet kapısı vardı. Sinemalarda sandalyeler tahtadan yapıldığı için zamanla çivileri çıkan sandalyeler pantolonlara zarar verirdi. Semerciler Sokağına komşu uzun duvarın ortasında büyük bir kapı vardı. Bu kapı gösterimler bitince açılır, sinemanın boşalması kısa sürerdi. Akşamları büyüklerin gittiği kışlık sinemaya öğrenciler ve bayanlar  çarşamba, cumartesi, pazar günleri giderlerdi. Gösterim başlamadan yaklaşık bir saat önce başlayan yüksek sesli müzik sinemaseverleri bir mıknatıs gibi sinema önüne toplardı. Sinemanın hoparlörlerinden yayılan, çoğunlukla  sevilen arabeks müzik parçaları, seyirciyi duygulandırırdı. Sinema önleri görmeye değerdi…Buralarda Simit satan, çekirdek satan, kestane satan, pişmiş yumurta tokuşturan, turşu satan, Tommiks-Teksas-Zagor gibi çizgi roman kitaplarını satan ve takas edenler, şam tatlısı satan, Kel Hafızların evine inen sokakta enek, malat oynayanlar… Sinemanın açıldığı ilk yıllarda sinemanın karşısında berberlik yapan Rüstem Cangi’nin  dükkanın önünde yapıp sattığı  dumanı tüten sıcacık salepler… Rüstem Cangi’nin berber dükkanından bahsetmişken, aklıma duyduğum bir anekdot geldi: O yıllarda Pazar günleri bayanlar matinesi bitimine yakın Rüstem Cangi’nin dükkanı gençlerle tıka-basa dolarmış.  Gençler sinemadan çıkacak kızları görmek için dükkana doluşurlarmış.

 

Bu dönemlerde filmlerde en çok izlediğimiz sanatçılar; Taçsız Kral (Ayhan Işık), Sultan ( Türkan Şoray),Çirkin Kral ( Yılmaz Güney), Kel Mahmut ( Münir Özkul), İnek Şaban (Kemal Sunal), Badi Ekrem (Şener Şen), Malkoçoğlu (Cüneyt Arkın),  Bedia (Mualla Sürer), Horoz Nuri ( Vahi Öz), Hafize Ana (Adile Naşit), Tatar Ramazan ( Kadir İnanır), Turist Ömer (Sadri Alışık), Güdük Necmi (Halit Akçatepe), Domates Güzeli( Ayşen Gruda), Küçük Hanımefendi (Belgin Doruk),Cilalı İbo (Feridun Karakaya), Sanat Güneşi (Zeki Müren), Tecavüzcü Çoşkun, Mavi Boncuk( Emel Sayın), Afrodit (Banu Alkan), Fosforlu ( Neriman Köksal), Perihan Abla (Perran Kutman), Camako (Danyal Topatan), Altın Çocuk (Göksel Arsoy), Kel Oğlan (Rüştü Asyalı), Ayşecik (Zeynep Değirmencioğlu),Ömercik, Damat Ferit ( Tarık Akan), Çiçek Abbas ( İlyas Salman), Erkek Fato (Fatma Girik ), Tonton Amca (Nubar Terziyan), Kazım Kartal, Nejdet Tosun, Sami Hazinses, Murat Soydan, Ali Şen, Kadir Savun, Erol Taş, Hülya Koçyiğit, Filiz Akın, Hulusi Kentmen,Sezercik,Perihan Savaş, Hüseyin Baradan, vb… Bu sanatçıları öylesine içselleştirmiştik ki sanki ailemizin bir ferdi idiler.

 

Kışlık sinema, Şükrü Uluçay’ın babası Faruk Uluçay tarafından işletilirdi. Buranın en büyük emekçilerinden biri Hakkı Baba ,diğeri Çökelik Kurtça idi. Hakkı Baba sinemada birçok çocuğu ile birlikte çalışırken, sinemacılık dışında mevsimine göre dondurma, gazoz, mısır, kestane satan bir emekçiydi. Bu sinemada oynayan filmlerin çoğunluğu tedavülden kaldırılmış kağıt paralar gibiydiler. Değişik sinemalarda defalarca oynatıldığı için sık sık koparlardı. Film koptuğunda hemen ışıklar yanar, o anda yüzlerce seyirci ıslıklarla  “ Çökelik” nidalarıyla makinist Kurtça Dayı’yı protesto ederlerdi. Makinist ne yapsın? …Filmin ahı gitmiş, vahı kalmış. Arkadaşların anlattığına göre Çökelik Kurtça’da bu protesto ve gürültüler karşısında makinist odasından başını çıkarıp, bağırarak seyircilerin gelmişine- geçmişine, sülalesine dua okuyormuş!

 

Filmin ortasında perde olurdu. Işıklar yanar, 15 dakika ara verilirdi.Bu arada beyaz perdenin sağ alt köşesinde bulunan tuvalete akın olurdu. Buranın kötü kokusu ön sıralara geldiği gibi, bazen daha fazla alanı etkilerdi. Hakkı Babanın çocukları ellerinde kasalarla,bunların içine koydukları simit, gazoz gibi gıdaları satarlardı. Gece seanslarının sonunda bazen bu küçük çocukların sahne kenarında veya sandalyelerde uyuya kaldıklarını görürdük. Pazar günlerde sadece bayanlara gösterim yapılırdı. Çarşamba ve cumartesi günleri gündüz matinelerinin olduğu saatlerde genelde sinema önündeydim. Sinema başlama saatine yakın bilet alanlar sinemaya girerlerdi. Çoğu zaman benimde içinde bulunduğum züğürt grup, kapıda bekleşmeye başlardık. Nadiren başkaları olsa da genelde Hakkı Baba sinema kapısı önünde beklerdi. Sinema kapısının önünde ki yolda durup, dakikalarca hatta saatlerce onun gözlerine bakardık. Aynen yedek soyunup, kulübede hocanın ağzına bakan futbolcular gibi sabırla beklerdik. Gösterimin yarısı olunca, bilet fiyatını yarıya indirir, bu miktarı verenleri içeri alırdı. Artık sayımız iyice azalmış olurdu. Soğuk-sıcak, yağmur-kar bizi yıldıramazdı. Sinemanın kalabalığına göre bazen son yarım saat, bazen son 10-15 dakika kala “Hadi girin” komutunu duyunca dünyalar bizim olur, bir solukta sinemaya akardık. Bakardık” Esas oğlan” kötüleri halletmiş, polis arabası sinyal vererek geliyor, neler oldu bilmesek de diğer seyircilerle birlikte alkışlardık. Sonra “ Esas Oğlan” la, “Güzel Kız” birbirlerine sarıldıklarında film biter, bizde mutlu ve mesut bir şekilde  sinemadan çıkardık.

 

Ben Kemal Sunal filmlerini 15-20 defa izleyenleri hiç eleştirmem. Çünkü bir gün önce yarım-yamalak izlediğim film için yine sinema önündeyim. Yine Hakkı Baba’nın gözlerine bakıyoruz. Aklım “ Dün  bu filmin sonunu yarım yamalak izledin. Hakkı Baba seni 3-5 çocukla birlikte son 15-20 dakikada içeri aldı. Yine harçlığın yok. Yine aynı dakikalarda sinemaya girip, yine aynı yerleri izleyeceksin, değer mi?” derdi. Nefsim ise “ Değer, değer” derdi. Nefsimizin sesine uyup, yine beklerdim. Yine sonlara yakın içeri alınırdık. Yine alkışlayıp, mutlu biçimde oradan ayrılırdım. Sayısını veremeyeceğim kadar, sinema önünde bedava alınmayı bekledim. Çok az defa sinemaya giremeden geri dönmüşümdür. Öyle veya böyle çoğunlukla sinemaya alınmışızdır. Hepsi de rahmetlik olan Hakkı Baba, Faruk Uluçay ve Kurtça Amcanın mekanları Cennet olsun.

 

Sinemalar, Vezirköprü halkının en güzel sanatsal eğlencesiydi. Sinemalarımızda, 1970’li yılların ortalarına kadar senaryosu basit, masrafı az, seyirciyi yormayan, çoğunluğunun sonu baştan belli olan macera, komedi, duygusal filmler izledik. 1970’li yılların ortalarından itibaren ortaya çıkan arabesk furyası ile Orhan Gencebay, Ferdi Tayfur, Müslüm Gürses filmleri ön plana çıktı. Her yaptıkları beste için, bir film yapılan bu sanatçıların fanatikleri türedi. Sinemasever gençler Orhancılar, Ferdiciler, Müslümcüler diye ayrışmaya başladı. Daha sonra sosyal içerikli politik filmler sinemalarda kavgalara neden olmaya başladı. 1980 ihtilalinden sonra gençleri siyasetten uzak tutmak politikası ile seks filmleri furyası ortaya çıktı. Yeşilçam’ın mihenk taşı sayılan gerçek sanatçılar sinemadan ellerini, eteklerini çektiler. Peşinden uzak-doğu sporları ağırlıklı Çin ve Japon yapımı karate, judo, tekvando filmleri sayesinde Bruce Lee ve Wang Yu ile tanıştık. Bu ekolden sonrada Yeşilçam yavaş yavaş erimeye başladı.

 

Daha o yıllarda Türk filmlerinde dikkatimi çeken bazı konular vardı. Filmin başlamasından itibaren, ilk sahnesini alan sanatçı, konuşma üslubuyla, mimikleriyle,  kısaca genel davranışları ile adeta “bakın ben kötüyüm” veya “ karıştırmayın  haaa… ben iyiyim” derlerdi. Acaba diyorum o zamanın yönetmen ve senaristleri bu milleti geri zekalı mı sanıyorlardı. Eğer ilk sahnelerde onların iyi ya da  kötü olduğunu bilmesek, olayları çözmekten aciz mi kalırdık?  Bu alışkanlık zamanla kırıldı. Bakın günümüzde bir TV kanalında gösterilen “Mucize Doktor” dizisinde, haftalar geçmesine rağmen Dr. Tanju ile Bayan Kıvılcım’ın iyi mi, kötü mü? olduklarını anlayamadık. İşin ilginç tarafı, biz daha filmin afişini görünce, filmi izlemeden bırakın başroldekileri, yardımcı roldeki Hulusi Kentmen, Münir Özkul, Nubar Terziyan, Sami Hazinses, Adile Naşit, Ayşen Gruda vs. sanatçıların iyi rolde olacaklarını, Kazım Kartal, Erol Taş, Tecavüzcü Çoşkun, Suzan Avcı, Kenan Pars vs. sanatçıların kötü rolde olacaklarını zaten ezberlemişiz. Hatta bunu geçiyorum. Bazı sanatçıların rollerinin,  aynen T.C. Anayasasında değiştirilemeyen ilk 3 madde gibi değiştirilemez olduğunu da biliyoruz. Eğer Nuri Alço varsa mutlaka bir bayanın içkisine uyku ilacı atacak, yakın plan bıyık altından gülecek, sonra onu iğfal edecek. Suzan Avcı varsa başroldeki yakışıklı ve zengin genci baştan çıkaracak, parasını yiyecek, ailesini dağıtacak. Tecavüzcü Çoşkun’un hiç değişmeyen rolünü 5 yaşında ki çocuklar bile biliyor. En kötü adam Erol Taş birilerine kötülük yaptıktan sonra  yüksek kahkahalarla gülecek, yemek sahnesinde  elleri ile kavradığı pişmiş tavuk budunu  milleti iğrendirerek yiyecek… Biz millet olarak filmi daha izlemeden yarısını çözüyoruz. Gel sen bunu filmcilere anlat…

 

Üç yazlık sinemanın uzun süre birlikte gösterim yaptığı yıllarda, ilçenin en hareketli, çok ışıklandırıldığı için de en aydınlık ve cıvıl cıvıl olan yerleri sinema önleriydi. Yaz geceleri evinden çıkan aileler, komşular veya arkadaş grupları ya Belediye Parkındaki havuz başına oturmaya gider ya da sinemaya giderlerdi. Bu yıllarda Çınar Ağacının olduğu yerden, Namazgah Camii önüne kadar uzanan cadde, akşam saatlerinden gece yarılarına kadar çok hareketliydi. Motorlu taşıt az olduğu için araç trafiğinin olmadığı yollarda arkadaş grupları cadde boyu volta atarken; çekirdekçi, pamuk helvacı, şam tatlıcı, dondurmacı gibi çeşitli sokak satıcıları bu hareketli gecelere renk katarlardı.

 

Yazlık sinemaların yan duvarları oldukça yüksek, üstü açıktı. Masa ve tahta sandalyelerin bulunduğu oturma yerinin önünde çayırlık bir kısım vardı. Çok kalabalık seyirci olduğunda, bu çayırlıktan film izleyen seyirciler de olurdu. Bu çayırlığın önünde ise kerpiç duvar üzerine tutturulmuş beyaz büyük bir perde vardı. Film bu perde üzerinde izlenirdi. Yazın fırtına çıktığı dönemlerde bu duvar ve perdenin yıkıldığına şahit olmuştuk.

 

Sinemalarda giriş kapısından beyaz perdeye doğru uzanan bir yol vardı. Sandalye ve masalar bu yolun her iki tarafında yer alırdı. Yazlık sinemalarda erkek ve kadınlar işte bu şekilde ayrı bölümlerde otururlardı. Bayanların oturduğu sandalyeli bölümün arkasında ailelerin oturduğu localar vardı. Bu localarda aileler için özel masalar düzenlenmişti.

 

1960’lı yıllarda Uğur Sinemasını çalıştıran Alaattin Tiryaki’nin kardeşi Sebahattin Tiryaki o günleri anlatıyor.” Yazlık sinemalar gece çalıştığı için gündüzden halka reklam yapılırdı. Mehmet Ali Ağbi ve Cumhur Ağbi ellerinde boru ve üzerine oynayacak filmin afişi yapıştırılmış tahta ile mahalle mahalle dolaşırlardı. Mehmet Ali Ağbi elindeki metal boru ile -Dikkat dikkat!  Bu akşam sat 8.00 de yazlık Uğur Sinemasında başrolünü Kartal Tibet’in oynadığı Bir Millet uyanıyor filmi gösterilecektir-  diye o gece ki filmin duyurusunu yaparak, arkalarında mahallenin veletlerinin oluşturduğu grupla gezerlerdi. İyi hatırlıyorum, bu film bir hafta sinemada gösterildi. Her gece sinema doldu, taştı.

 

Vezirköprü’nün gözde eğlencelerinden biri sinema idi. Uğur, Lale ve Saray sinemaları yazlık sinemalar olarak hizmet veriyorlardı. Çok güzel günlerdi o günler. Vezirköprü’de o günlerde akşamdan sonra hareket başlardı. Sinemaların olduğu caddelerdeki canlılık görülmeye değerdi. Allah rahmet eylesin, Comcom lakaplı bir ağbimiz vardı. Yılmaz Güney’in filmi olduğu zaman eline karpuzunu alır. Sinema sandalyelerinin en önüne çayıra oturur. Yılmaz Güney’in yaşadığı olayları Comcom Ağbi’de adeta sinemada yaşardı. Kapıcımız Rahmetli Hamza Ağbi kapıda biletleri kontrol ederken aile gelmiş ve masaya oturacaksa bir şey demezdi. Tek kişilik bilet ise açık hava diye bağırırdı. Film başlayana kadar koyu bir sohbet olurken, gösterim başlayınca herkes susar, çıt çıkmazdı. Asıl oğlan, kötüleri dövünce alkış tufanı kopardı. Gösterim bitince filmin finaline göre seyircilerin bir kısmı bazen ağlayarak, bazen mutlu biçimde sinemadan ayrılırlardı. Türk filmlerinin çoğunluğunda son mutlu biterdi. O günler çok güzeldi. O günleri yaşayanlar, o mutlu hatıraları unutamazlar.” dedi.

 

“Gönül ne çay ister ne çayhane, gönül sohbet ister çay bahane” özdeyişinde olduğu gibi düğün, sinema, panayır gibi eğlenceler bir araçtı. Güzel olan, insanı mutlu eden eş, dost, arkadaşlarla birlikte olmaktı. Birlikte ağlayıp, birlikte gülmek, olanı paylaşmaktı. İşte o dönemleri yaşayan insanların özlem duydukları bunlardır. Bugün arkamıza dönüp baktığımızda, güzel olan ne varsa yok ettiğimizi görüyoruz.

       

 (NOT:  28 Aralık 2019 ve 4 Ocak 2020 tarihli Özlem Gazetesinde “ Kaybolan Kültürümüz-Çamaşırlıklar” başlıklı yazımda kullandığım Adatepe Köyü Çamaşırlığının fotoğrafı, İlçemizin kültürel değerlerinin ortaya çıkarılması için büyük katkılar sağlayan eğitimci Bünyamin Kıvrak Hocama aittir. Yazının altına kaynak olarak yazmayı unuttum. Bünyamin Hocamdan özür diliyorum.)

 

KAYNAKLAR

Foto:        Merhum İbrahim Ülker

Metinde : Emekli başçavuş Rıfat Dönmez

                 Ganioğlu Çarşısında Berber Fazıl Gültekin

                Eski Futbolcu, emekli memur Sebahattin Tiryaki

                Hakkı Baba’nın oğlu Osman Bekçi

Kaynak: Editör:
Etiketler: Kaybolan, Kültürümüz, -, Sinemalar,
Diğer Fotoğraflar
Diğer fotoğrafları büyük görüntülemek için üzerini tıklayın.
Kaybolan Kültürümüz - Sinemalar
Kaybolan Kültürümüz - Sinemalar
Yorumlar
Haber Yazılımı